KISIK SESLER
MAKALE
Paylaş
20.04.2026 12:13
117 okunma
Tahsin Güngör

Evet “biz kısık sesleriz”…

Arif Nihat Asya’nın bu şiiri 1960 larda yayınlanmış olsa da; dönemin yükselen medeniyetinin sahibi olan batının, icat ettiği “oryantalizm” rüzgarını da arkasına alarak üzerimize çullanmaya başlamasıyla iki yüz yıl kadar önce başladı aslında sesimiz kısılmaya.

Daha o zamanlar üzerimize biçilen “aşağılık kompleksi desenli deli gömleği” ni ne yazık ki hala tam anlamıyla yırtıp atabilmiş değiliz. 

Bırakın haykırmayı, birçok mecrada Hakk'ı "söylemenin bile" hala pahalı bedelleri oluyorsa eğer ve bunu söylemek isteyenler hala “biz kısık sesleriz” diyorsa, şairin bu duası haşa kabul olmadığı için midir peki?

Yoksa sesimizin doğuştan kısık olduğuna mı inanmışız ya da “senin sesin çok çıkmasın... kısık sesle konuşmana izin vermemiz bile bir lütuf” dediler ve biz de bunu aldık kabul ettik, yetmedi bir de gayreti "eylemsiz tevekkül"den ibaret mi saydık?

II. Abdülhamit döneminde ona dünyayı dar etmek için en yüksek perdeden ateşli hitabetlerle gençleri uyandırmak isteyenlerden batılılaşma taraftarı olanları anlamak kolay çünkü sonraki dönemi öyle şekillendirdiler. Ancak takip eden yüzyılda “İslamcılar” diye adlandırılacak olanların, savundukları değerlere karşı oluşan daha şiddetli baskılara rağmen seslerini tamamen kısarak düştükleri bu çelişkiyi anlamakta zorlanmayan var mı?

Kimi sesini kıstı kimi de kelamını değiştirdi sesini kısmasınlar diye… Ya da hicret etti başka diyarlara.

Hala batının açtığı sözde “İslami Terör Örgütü”  penceresinden onların gözüyle bakıyor ve dinimizi hayatımızda buna göre konumlandırıyorsa bir çoğumuz, demek ki biz de onlar gibi oryantalist fikir kıvrımlarını yerleştirmişiz Müslüman beyinlerimize.

Sahi biz gerçekten inanıyor muyuz? Yoksa inandığımıza mı inanıyoruz?

Mesela kıldığımız namazın ruhunu seccadeyle birlikte toplayıp bir kenara mı koyuyoruz ya da camiden çıkarken onu da camide bırakıp çıkıyor muyuz yoksa ondan kopmamak için çabalıyor muyuz? Halbuki islam dini camiye hapsedilemez demiyor muyduk?

Peki ya okuduğumuz Kur'anı Kerim'in mana ikliminde yaşamaya mı gayret ediyoruz günün her anında yoksa başka süfli iklimlere kapı aralamak için fırsat mı kolluyoruz?

Hayat pratiğine inmeyen iman gerçek bir iman mıdır yoksa sadece etiket Müslümanlığı mıdır?

Üzerindeki etikette “Müslüman” yazan bir defterin kapağını açıp sayfalarını çevirdiğinizde bütün sayfalarında “seküler” hayata dair anılar var ve sadece arada bir kenar süsü olarak İslam’a dair birkaç klişe ifade duruyorsa o defteri kapatıp etiketteki ismi “Seküler Müslüman” olarak düzeltmeli değil miyiz?

Ya da ve daha doğru olanı tercih edip ilk sayfadan başlayarak yazılı olanları silip "Müslümanca hayat "a dair yeni şeyler yazmalı değil miyiz yeniden... O defter ebediyyen kapanmadan…

ADALET

Adalet kayıp, edep haya düşmüşse ki eğer kıtlığa

Hakk’ı söylemek pahalıdır küfrü haykırmaksa bedava

Alıştık mı bu “pahalılığa” yoksa kanıksadık mı kısık sesle konuşmaya emin olamıyorum.

Yazının başındaki paylaştığım beyiti okuyan hemen herkes, ”adalet” ten sadece “devletin adaleti” ni anlayıp eleştiri oklarını acımasızca ona yöneltti. Çünkü buna alışmışız. Bir sorundan ve kabahatten bahsedildiğinde gözümüzü “afak”a yani kendimizden gayrıya çevirmeyi ve günah keçisini orada aramayı en kolay ve en karlı yol olarak görmüşüz.

Oysa bu beyitten murad edilen başkaydı. Cevabım yine ve yeni bir beyitle oldu; 

Adalet edep denince dönmesin hemen yüzün afaka

Enfüsi murakabe gerek önce hem sana hem de bana

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Adalet Vekili olan Mehmet Seyyid Bey“adalet” kelimesinin iki anlamı olduğuna dikkat çekerken bana yüz yıl öncesinden onay veriyor adeta. (1)

Birincisi “hakkı tahakkuk ettirmek, hakkı hak sahibine vermek ve batılı ortadan kaldırmak”  (yani ihkak-ı hak) ikincisi de “kişinin yaşayışında istikamet üzerinde olması manasına gelir ki fıskın zıddıdır” diyor ve şöyle tamamlıyor  “Adaletin bu ikinci manası birinci manasından daha umumi bir manadır ve birinciye de şamildir.”

İkinci tanımdaki “fasık olmama” halini ise İzmirli İsmail Hakkı “İslamda Siyaset”  (2) başlıklı risalesinde şöyle izah ediyor; “Bir de bâtınî adalet vardır ki o da insanda nefis muhasebesi ve kalbi kötülüklerden temizleme ve saf hale getirme hususunda tecelli eder. Şeri hükümlere riayet etmek, Allah'ın takdirine rıza göstermek, güzel ahlaki huylarla bezenmek bu cümledendir.“  

Devletin adaletindeki iki esasın; işin ehline teslimi(salih yönetim) ve adaletle hükmetmek (adil siyaset) tir diye de ilave ediyor hoca aynı risalesinde, Kur'an-ı Mübine göre.

Ve asıl üzerinde durulması gerekenin bu“kişinin yaşayışında istikamet üzerinde olması" yani "şeri hükümlere riayet etmek, Allah'ın takdirine rıza göstermek, güzel ahlaki huylarla bezenmek " hususu olduğuna yönlendiriyor bizi.

Aslında en gözden kaçan hatta önemsenmeyenler bu alandaki adaletsizliklerdir ve bunların büyük bir çoğunluğu devletin adaletine sığınmaya gerek görülmeyen müracaat edilmeyen seviyede görece küçük sorunlardır ama toplumsal huzuru ifsad eden de bunlardır.

Aile içinden başlar komşu, akraba, yakın çevre, okul, iş yeri derken tüm toplumsal alandaki ikili ilişkileri içine alır.

Örneğin emniyet müdürü baba ve öğretmen anne eğer özel eğitime muhtaç evlatlarının bu gerçeğini kabullenmeme yanlışına düşüp onu ait olduğu ortamda ihtiyacı olan eğitime değil de normal örgün öğretime mecbur etme adaletsizliğini yapmasaydı bugün bir okul katliamından söz etmiyorduk belki de.

Bir vali devletin verdiği yetkiyi istismar ederek, savcısından polisine - hastane baş hekiminden -  memuruna onca insanı kullanıp kendi adalet(sizliği)ni tesis etmeyi düşünebilir miydi? Düşünse de gün gelir illa ki bir Molla Kasım çıkar ve hesabı sorar. Devlet böyledir. Adaleti geç de olsa yerli yerine koyar ama bireysel ilişkilerdeki adaletsizlikler öyle mi?

Aile içindeki bir adaletsizlik kendi evlatları dahil biri öğretmen diğerleri çocuk yaştaki öğrencilerden oluşan on cana maloldu.

Yolda yürürken yer incinmesin karınca ezilmesin diye ayaklarını vurar vura değil usul usul dikkatlice yürümeyi özendiren bir medeniyetin bir dinin mensupları olarak bugün geldiğimiz noktaya bakınca "nasıl oldu bu" diyoruz?

Değerlerimizi yavaş yavaş yitirirken sessiz kalıp önemsemediğimiz için olabilir mi mesela?

Sanmayın ki bu öyle üç beş yılın on yılın yüz yılın meselesi. İçin için başlayan çözülmeyi önlemek ve yeniden ihyasını sağlamak için iki yüz yıl önce yanlış iliklenen ilk düğmeyle başladı asıl çözülme.

İslamı, yeniden hayatımızın merkezine koyup ve aslına rücu ettirerek devlet ve millet olarak "içten içe yenilenmek" yerine "dıştan içe" tanzim(at) etmeye kalkınca hızlandı bu çözülme.

İhtiyar ve yorgun devletin yıkılmaya terk edilip yerine yenisiyle devam etmek için yola çıkarken de aynı gayeyle birleşti milletin her bir ferdi.

Sonra; bir devlet politkası ve hedefi haline geldi "dıştan içe yenilenme", üstelik jakobance. Ve millet içine, kendi kabuğuna çekildi.

Batılılaşma ve seküler bir hayata ulaşmak için uzaklaşılan her bir manevi değer yabancılaşmayı getirirken binlerce yıllık tarihi yok sayılıp sanki yeni bir araya gelmiş toplululukmuş da "milletleştirilme" si gerekiyormuş gibi mürebbiyeler nesli dikildi milletin başına. Sonra, kaybolan değerlerin yerine konan yabancı değerlere muhabbet ideoloji halini aldı. Normalimiz oldu ne yazık ki...

Bunun son örneğini daha çok yeni yaşadık...

Katledilen arkadaşlarının kabirleri başına gelen o çocukların, ellerini açarak dua edip kur'an okumak yerine mezarların üstüne oyuncak, şeker, forma falan koyup daha önce ölen yaşıtlarına ulaştırılması için not bıraktıklarını görünce öyle üzüldüm ki...

Üstelik bunlar haberi verenler tarafından da kanıksanmış hatta yüceltilmişti. O çocukların tertemiz minik kalplerine sözüm yok asla onlar masum ve iyi birşey yaptıklarını düşünerek yapmışlardı. Asıl onları, bu davranışa sürükleyen toplumsal kalıplara mahkum eden bizlereydi öfkem.

Okul kapısını ve bahçe duvarlarını seküler türbeye çevirmişlerdi öğrencisiyle velisiyle herkes.

Dîni türbelere nefret söylemiyle yaklaşıp gericilik göstergesi kabul edenlerin bunu kutsamaları garip geldi ve içimi burktu benim.

Hülasa...

Kendimizden başlamalıyız adil olmaya. Mesela;

Adalet iki hasım arasında hüküm vermede olur: "Eğer hüküm verirsen aralarında adaletle hükmet. Şüphesiz Allah adil olanları sever." (Maide 5/42).

Adalet doğruyu söylemekle olur: "Söz söylediğiniz zaman yakınlarınız hakkında bile olsa adaletli olunuz (En'am 6/152).

Adalet doğru şahitlik etmekle olur: "Allah için adalet ve insafla şahitlik yapın" (Maide 5/8).

Adalet ölçü-tartıda olur: "Ölçüyü-tartıyı insafla dosdoğru yapın" (Rahman 55/9).

Adalet herkese karşı olur:  "Bir topluluğa olan hiddet ve nefretiniz sizi (onlara karşı) adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletli olun. Bu takvaya daha uygundur." Maide (5/8)

Adalet düşmanlık ederken olur: "Hiç kimseye karşı düşmanlık caiz değildir, fakat zalimler bu hükümden müstesnadır" (Bakara, 2/193)

O yüzden cihad "savaşın barbarlıktan arındırılmış" halidir.

Ve günümüz Beşir Fuat örnekleriye dolu ama bir Abdülhamit yok.(3)

Vesselam.

 

(1) TÜRKİYE'DE İSLAMCILIK DÜŞÜNCESİ METİNLER / KİŞİLER 1 Prof.Dr.İsmail KARA

(2) TÜRKİYE'DE İSLAMCILIK DÜŞÜNCESİ METİNLER / KİŞİLER 2 Prof.Dr.İsmail KARA

(3) https://www.haber7.com/yazarlar/zekeriya-yildiz/3621218-besir-fuat-hadisesi

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya