KENDİ HİRAMIZA ÇIKIŞ
MAKALE
Paylaş
04.05.2026 11:31
1.321 okunma
Tahsin Güngör

Tektipleş(tir)me, özgür düşünce, denge ve itidal, Nash Dengesi...

Zihnimin arka odasında mayalanmaya bırakılmış konulardan birkaçı.

Geçen haftaki yazının sonu "Kendi Hira'mıza hicret" ile bitince devamını getirmek gerektiğini düşündüğüm anda arka odadaki tüm konular ön odaya üşüştü.

Düşündükçe her biri ayrı bir yazı konusu olabilecek bu hususların birbirini tamamladığını fark ettim.

Ayırmaya çalışsam da yapamadım.    

 

İnsan olarak tek başına yaşamak üzere yaratılmadığımız için bir topluma dahil olarak yaşama alışkanlığı kazanmışız. Böyle olunca da "toplum-insan ilişkisi" gibi bir denklem çıkıyor ortaya.

Sevgili Metin Karabaşoğlu kardeşim bunu "sahih bir birlikte yaşama tecrübesinde, kişi sadece alıcı değil, vericidir. Başkasının boyasını aldığı gibi, onlara kendi boyasından verir. Böylece, beraberce zenginleşir, beraberce çoğalırlar" şeklinde ifade ediyor.

Ancak bu ilişkide kendiliğinden ya da cebri olarak baskın bir karaktere özen(diril)me ve benzeme eğiliminin ortaya çıkacağı ve bunun tektipleşmeyi doğuracağı şerhini de düşüyor.

Hatırlarsanız Prof. Dr. Bedri Gencer de  "...Modernleşme denen hayat tarzındaki bu dönüşüm, bir kimlik dönüşümüne, bu da kimliğin kaynağı olarak din algısının değişmesine yol açar"  diyerek aynı tehlikeye dikkat çekiyordu.

Oryantalizm'e çok güçlü bir mercek tutan Edward Said de eserinde "Totaliter olmayan bir toplumun içinde bazı kültürel formlar diğerlerinin yanında üstünlük taşırlar. Bazı fikirlerin diğerlerinden daha çok yayıldığı gibi... Bu kültürel üstünlüğün aldığı şekle Gramsci “Hegemonya” diyor" tespitini aktarırken bize toplumun sadece kendi içinde değil dışarıdan da tektipleş(tiril)me tehlikesine dikkat çekiyor.

Kendi tarihimizdeki örneklerden en bilineni cumhuriyetle birlikte devlet politikası olarak kabul edilen batı medeniyetine ulaşma hedefi çerçevesinde çıkarılan"şapka kanunu" dur. Neyseki bu yanlış fazla uzun sürmedi. Bugün kanun hala duruyor olsa da ben kendimi bildim bileli o kanuna muhalefet edenleri "sanıkların idamına, şahitlerin bilahare dinlenmesine" darbımeseli haline gelen kararlarıyla tarihe damga vuran"Üç Aliler Divanı" üyelerinin torunları bile şapka kullanmıyor!

Peki etkileşimin böylesine etkin olduğu bir dünyada özgür düşünceden ne kadar bahsedilebilir. Aslında bu ifade bile yanlış. "Bağımsız düşünce" demek daha isabetli olur kanaatindeyim.

Düşünce, eyleme geçmek ya da ara vermek için kimsenin talimatına ihtiyaç duymadığı gibi buna izin de vermez. O sürekli eylem halinde olan ele avuca sığmaz kontrolsüz bir gerçektir. Üstelik böylesine özgür olsa bile bir o kadar da maniplasyona açıktır.

Yani bağımsız değildir. Zira düşünce sürekli çevreyle ve olgularla etkileşim halindedir ve oradan beslenir.

Sevgili Metin Karabaşoğlu"Hakikatin Dengesi" isimli kitabında şöyle diyor bu konuda. "Küçük topluluklardaki örnekler bir tarafa bütün dünya sözümona kendi özgür iradesiyle hamburger-blucin - kola üçlüsünün çekim alanındaysa, bu rastlantı değildir. Bu derinden despotik ama zahiren "özgür" seçime karşılık, belli bir tarzın açıkça ve kaba şekilde dayatıldığı toplumlar da vardır. Mao Çin'i modern zamanlarda bu durumun hafızalara en sert biçimde kazanmış simgesidir."

Prof. Dr. Ensar Nişancı da bir başka açıdan yaklaşıyor aynı hususa. “İnsan, insan olabilmek için annesinin rahminden çıktığı gibi, toplumun rahminden de çıkmalıdır. Toplumun içine doğarız ama ondan sıyrılamazsak reşit olamayız. Hazreti Peygamberin Hiraya çıkışı, toplumsal rahimden çıkışı, özgürleşmesidir.

… Çünkü toplum, çoğu zaman insanı kolonize eder; yani insanı kendi gölgesine dönüştürür… “Ümmi” demek, sadece okuma-yazma bilmeyen değil; toplumdan etkilenmemiş, toplumun kalıplarını almamış demektir… Toplumdan hicret edin. Çünkü toplum içinde yaşayan insan, çoğu zaman toplumun gözlükleriyle bakar; nazarı, kendi olmaktan çıkar."

Yani anarşist gibi bir şey mi olacağız o zaman? Hayır diyor Hoca "ümmileşeceğiz."

Aslında ikisinin de vardığı nokta bana dinlediğim bir radyo programından aklımda kalan aşure metaforunu hatırlattı. Malum; aşure içinde bir çok meyve, sebze, bakliyat ve kuruyemiş türünden türlü yiyecekleri barındırır ve aynı kazanda kaynamasına rağmen kendi özelliklerini ve tatlarını kaybetmeden hep birlikte yeni bir form ve yeni bir tat ortaya çıkarırlar.

Metin Karabaşoğlu bunu"Resulullah aleyhisselâtu vesselamın yaşadığı Medine, insanların görünüşleri ile, kıyafetleri ile, yiyip içtikleri ile tektipleştikleri bir şehir değildir. Çünkü neyi emrederse ve neyi yasaklarsa müminler için bağlayıcı olan Hz. Peygamber, mü'minlere tektipleşmeyi emretmemiştir. Bilâkis helal dairesinde farklı renklerin ve farklı tarzların beraberce varoluşunu temin etmiştir" diyerek ortaya koyarken buna dair farklı örnekler de veriyor kitabında.

Evet. Hoca'nın Hira'ya hicretten muradı kendi fıtratını keşfetmek.

Ancak her insanın kendine has fıtratı yanında bir de her insanda olan ortak bir fıtrat vardır.

Nedir o fıtrat?

İslam...

İslam nedir?

Nasihat...

Nasihat nedir

Bilinenin aksine öğüt vermek değil "samimiyet" tir

Samimiyet nedir?

İhlas'a götüren bir haslet.

İhlas nedir?

Herşeyi yalnız Allah'ın rızasını kazanabilmek için yapmak.

Bir arkadaşım "kendi Hira'mıza çıkma""rot balans ayarına" benzetti ve çok yerinde bir benzetmeydi."Nasıl ki aracımız yolda giderken istikametten sapıp sağa ya da sola çekmeye başladığında rot balans ayarı için servise götürüyorsak biz de toplum etkisiyle ya da yukarıda bahsedilen etkilerle sağa sola meyletmeye başladığımızda yeniden sırat-ı müstakime dönmek ve dengeyi bulmak için kendi Hira'mıza çıkmalıyız"  dedi.

İşte herkes kendi Hira'sına çıkıp da fıtratını keşfederek tekrar içinde yaşadığı topluma dönse ve her gerektiğinde bunu tekrar etse ne olur?

Toplumda muazzam bir denge olur.

Denge ve itidal...

Denge deyince batının modern dünyasında akla gelenlerden biri Oscar'a bile layık görülen Nash Dengesi'dir.

Ancak buna yine en sert eleştiriler kendi dünyasından gelir. Her kesimden gelen eleştirilerin ortak noktası "Mahkum İkilemi" örneğinden hareketle bencilliği özendirdiği ve bunu rasyonel bir davranış olarak gösterdiği iddiasına dayanır. Oysa John Nash batı toplumundaki bir gerçeğin tespitini yapmıştır.

Modernitenin ve seküler yaşam tarzının vardığı nokta tam da budur.

Adam Smith"kişi kendisi için çalıştıkça aslında farkında olmadan topluma da kazandırır"  diyerek bencilliği öğütlerken "Sıfır Toplamlı Oyun Teorisi" de "kaynaklar sabittir ve bu yüzden kazananın olduğu bir yerde mutlaka bir de kazanılan miktar kadar kaybeden vardır" diyerek insanları sadece kendisi kazanacak şekilde davranacağı vahşi bir rekabetin içine sürükler.

Oysa İslam; Allah rızasını kazanma gayesiyle (ihlas ile) hareket etmeyi tavsiye eder. Nash Dengesinde denge noktasına bunu koyduğunuzda bencilce davranılmayacağından kaybeden olmaz. Ve inancımızda Allah'ın hazinesi sonsuzdur ve ne sabittir ne de sınırlıdır. Bu yüzden sıfır toplamlı oyun yoktur.Herkes kazanabilir...

Ama herkes de kaybedebilir.

Kazanmak için ihlas ve uhuvvet (kardeşlik) duygularını geliştirmek ve yaygınlaştırmak yeterlidir.

Vesselam.

Bakara Suresi - Ayet 143 Diyanet İşleri Başkanlığı Meali

"İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi aşırılıklardan uzak bir ümmet yaptık"

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya