“Gerici ilerici…Bu mülevves (bozulmuş kirlenmiş) kelimelerin esaretinden kurtulmadan başlamaz düşünce hürriyeti de namusu da” diyor Cemil Meriç.
Ne kadar haklıymış.
Bu milletin bağrına sokulan “ötekileştirme fitnesi” tohumlarından sadece biridir bu yaftalama. Belki de ilki. Cumhuriyetin hemen öncesine dayanır zira geçmişi.
Üstat, Meydan Larousse’taki “gerici” kelimesinin anlamını beğenmekle birlikte tek eksiğine de şerh düşmekten geri kalmaz.
“Bu ucubenin hangi çağda ve ülkede yaşadığını söylemiyor” der.
“Yani bu tarife göre Sultan IV. Murat’a “Süleyman devrine dön!” diye bağıran Koçi Bey ya da yaşadığı çağdan iğrenen Dante ile maziye aşık Dostoyevski gerici mi” diye de alaycı bir soru bırakır ortaya Cemil Meriç “Bu Ülke” kitabında.
Ve şu çarpıcı iddiayı mıh gibi çakar. “Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir.”
Peki neden bizde “dindarlık ve din” yani din derken “sadece İslam” gericilikle bir tutulmak istenir yıllarca.
Osmanlı’nın son dönemlerinde sahne alan yenilikçilik hareketi aydın ve yöneticilerinin, Avrupa’nın yüzlerce yıl kendisini karanlığa mahkûm eden “kilise dininden” kurtulmak için giriştiği mücadele ve çabayla kazandığı zafer sonrasında geliştirdiği kavram ve kurumları kendimiz için “derde deva” olarak görüp “olduğu gibi” almasıyla başlar yanılgımız.
Oysa bizim tarihimizde öyle bir karanlık çağ olmadığı gibi aksine “en aydınlık ve muhteşem çağlarını, dinin gereklerine göre yaşayıp devletini ona uygun kurumlarla yönettiği zamanlarda yaşamış” bir milletiz.
Said Halim Paşa, döneminin batı hayranı sözde aydınları için “Bu medeniyetin eserlerini, o medeniyeti meydana getiren sebepler zannettiler. Garbın ahlâk ve yaşayışını memleketlerine de tatbik etmenin, dertlerine çare olacağına inandılar” diyerek yanlış iliklenen ilk düğmenin hangisi olduğunu anlatır bize.
Düşünmemişiz… ya da Nurullah Ataç’ın dediği gibi “düşündüğümüzü düşünmüşüz” sadece ve sanki onların derdi olan “kilise dini” ile bizim tertemiz İslam dinimizi “tek bir din” potası içinde düşünüp onlar gibi dine dair olan her şeyden kaçmaya başlamışız. Sormamışız kendimize onların din dedikleri ile bizim dinimizin alakası var mı yok mu diye.
Ve çözüm alalım derken aslında yanında bonus olarak gelen sorunları görmemişiz. Avrupa sorundan çözüme gitmiş biz ise onların çözümünü alarak çözümden sorun üretmişiz.
Peki, daha etkili olduğu için “gericilik” yerine genellikle tercih edilen bu “irtica” ya İslami kavramlar üzerinden bakarsak nasıl bir durum çıkıyor karşımıza.
İsmail Kara “Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi Metinler / Kişiler 1” eserinde şöyle ifade ediyor.
“Bütün yönleriyle Kur'an'ın, birçok bakımdan da hadislerin güvenilir bir şekilde elde olması ve ilke olarak bu iki kaynağın (Kitap, Sünnet) üstünde hiçbir kurum, kişi ve otoritenin kabul edilmemesi -Hıristiyan ve Yahudilerin aksine- Müslümanlara, hemen her zaman veya ihtiyaç duyduklarında geriye dönerek kaynaklara bakabilme, Hz. Peygamber'in hayatına ve O'nun devrine (asr-ı saadet: saadet devri) yönelebilme fırsatı tanımıştır. Buna bağlı olarak o gün yaşanan hayatla, fıkhi endişelerle, siyasi yapıyla, kurum ve otoritelerin öne sürdükleriyle İslâm’ın, nasların ne kadar uyuşup uyuşmadığını tespit edebilme imkânı vermiştir. Bu "içten içe yenilenme" nin, geriye dönüşün, kaynaklara yaklaşmanın adı tecdiddir (yenilenmedir) ve İslam tarihinde köklü bir geleneği vardır. Gazali, Rabbani... gibi alimlerin bir lakabı da "müceddid" (dini yenileyen, aslına irca eden) dir ve Müceddidiye adını taşıyan bir tarikat vardır.”
Yani sözün özü; “İslam’da irtica, yenilenmenin aslına dönmenin adıdır.” Batıdaki gibi karanlığa değil aydınlığa dönüştür.
Zaten Avrupa tarihini toplumsal yapı itibariyle birkaç kelimeyle özetlemek istesek; “ilk çağda kölelik, orta çağda feodalite yani yine köle köylü ve efendileri olan toprak beyleri sonrasında da sömürgecilikten ibarettir” diyebiliriz.
Sanayi devrimi ve sonrasındaki gelişmeleri yok sayacak değiliz ancak kendi toplumları, oluşan burjuva sınıfı ve değişen sosyal yapıyla birlikte kölelikten kurtulduğu için bu gücü başka toplumları sömürmek için kullanmaya başlamışlar ve bunu devam ettirmek istiyorlar.
Batı hayranlığı ile malûl yenilikçileri Said Halim Paşa şöyle eleştiriyor: “Bunlar da milli kurtuluş ve selametimizin teminini batı tekamülünün esas kaynağı sandıkları maddeciliği muhitimize tatbik etmekte aradılar. Bu kanaatlerini muhitimize telkin ederek onu iğfalden başka bir faaliyette bulunmadılar.”
Şeyhülislam Musa Kazım ise adeta bugünleri işaretle şöyle uyarıyor:
“Avrupa'da dinsizlik görüşü henüz genişlememiş olduğundan şimdilik o kadar tesir göstermiyor. Hele biraz daha daire genişlesin de bakınız o zaman Avrupa halkı ne hale girecektir. İnsan türünü ulvi insanlık mertebesinden süfli hayvanlık derecesine düşüren hasta ve yanlış bir görüşün üstün medeniyet ve sahih terakkilerle uzlaşması mümkün müdür?”
Yani batı değerleri ile aramızda doku uyuşmazlığı var diyor tıpkı Metternich’in dediği (1) gibi.
Bir taraftan Şeyhülislam Musa Kazım’ın dikkat çektiği hale düşmeleri (küçük bir örnek; Epstein Dosyası ve LGBT evlilikleri) diğer taraftan başka halkların kanları üzerinden yine onların haklarını gasp ederek elde edilen sömürge gelirlerinin kaybedilmesiyle oluşan refah kaybının getirdiği sorunlar batı halklarını huzursuz etmeye başlarken, devletleri ise karşı karşıya kaldıkları açmazla nasıl baş edebileceklerini düşünmektedirler.
Kendimize “oryantalist” gözlükle bakmak ve o bakış açısıyla çözüm aramak hastalığından kurutulmaya başladık yavaş yavaş çok şükür.
Şimdi öncelikle bugünün sorunlarına ait çözümler üretilerek kanama durdurulmalı. Bir dağınıklık gözlense de bunun bilincinde aksiyon alan sivil toplum kuruluşları da her geçen gün artıyor hamdolsun.
Onların deyimiyle proje hazırlama safhasını geçtik artık sahada yüz yüze "selam" vakti.
Eğitimci yazar Ramazan Kayan'ın bir iftar programında dediği gibi "günahların estetize edilerek adeta mübahlaştırıldığı günümüzde her müslüman iyiliği özendirme ve kötülükten men etme farzını hatırlamalı ve hayata geçirmeli"
Diğer taraftan da buna paralel olarak" uygun zemin ve koordinasyon sağlanarak“ içten içe” yenilenme sağlanmalı ve Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli kapsamında da yeni nesillere aktarılıp geleceğimiz ihya ve imar edilmelidir” diyor bana, geçmişten bugüne ışık tutanların yazdıklarından okuduklarım.
Ve okuduklarımdan anladıklarım…
Vesselam.
Hadis-i Şerif:
"İki günü birbirine eşit olan ziyandadır" (veya "aldanmıştır")
(Kişinin her geçen gün ilim, ahlak, salih amel ve tecrübe açısından ilerlemesi gerektiğini vurgulayan, kendini geliştirmeyen ve yerinde sayan insanın zararda olduğunu belirten öğüt içerikli bir sözdür. Prof. Dr. Ebubekir Sifil)
Not: Kadir Geceniz ve yaklaşan Ramazan Bayramınız mübarek olsun, Allah hayırlara vesile kılsın.
-
BATILILAŞMA VE AYDINLARIMIZ