İRAN–ABD–HUSİLER GERİLİMİ EKSENİNDE AKIŞ JEOPOLİTİĞİ VE TÜRKİYE
MAKALE
Paylaş
28.09.2026 11:29
279 okunma
Turgut Şahin

Hürmüz’den Babülmendep’e Uzanan Jeopolitik Kırılma ve Türkiye’nin “Akış Düğümü” Olarak Merkez Ülke Konumu

Özet

Ortadoğu'nun mevcut jeopolitik yapısı, klasik güç dengesi yaklaşımının ötesinde, enerji, ticaret, ulaştırma, finans, teknoloji, güvenlik ve diplomasi akışlarının kontrolü üzerinden yeniden şekillenmektedir. İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki çatışmanın Hürmüz Boğazı üzerindeki etkileri ile Husilerin Babülmendep ve Kızıldeniz çevresindeki askerî kapasitesinin artması, birbirinden ayrı iki bölgesel kriz olmaktan çıkarak küresel akış sisteminin birbirini tamamlayan iki kırılma noktasına dönüşmektedir. Hürmüz'de yaşanan aksaklıkların ardından Babülmendep'in de baskı altına girmesi, Ortadoğu'nun yalnızca bir enerji coğrafyası değil, küresel ekonomik sistemin kritik akışlarının geçtiği bir jeopolitik düğüm alanı olduğunu göstermektedir. Bu gelişme Türkiye açısından özel bir önem taşımaktadır. Çünkü Türkiye, Hürmüz ve Babülmendep gibi doğrudan kontrol etmediği stratejik darboğazların arasında, Karadeniz, Kafkasya, Orta Asya, İran, Irak, Doğu Akdeniz, Balkanlar ve Avrupa'yı birbirine bağlayan kara, deniz, enerji, ticaret ve diplomasi ağlarının kesişiminde bulunmaktadır. Bu nedenle Türkiye'nin jeopolitik değerini yalnızca “köprü ülke” veya “geçiş ülkesi” kavramlarıyla açıklamak yetersizdir. Türkiye, uygun kurumsal, ekonomik, diplomatik ve güvenlik kapasitesi oluşturabildiği ölçüde bir “akış düğümü” ve buna bağlı olarak bölgesel bir “merkez ülke” haline gelebilir. Bu çalışma, akış jeopolitiği yaklaşımı üzerinden İran–ABD–Husi geriliminin ortaya çıkardığı yeni uluslararası ortamı incelemekte ve Türkiye'nin bu ortam içerisindeki muhtemel jeopolitik konumunu; enerji güvenliği, ulaştırma koridorları, ticaret, diplomasi, güvenlik, finans ve bilgi akışları bakımından ele almaktadır.

Anahtar Kelimeler: Akış Jeopolitiği, Türkiye, İran, ABD, Husiler, Hürmüz Boğazı, Babülmendep, Orta Koridor, Merkez Ülke, Akış Düğümü, Jeopolitik, Ortadoğu.

1. Giriş: Jeopolitiğin Yeni Sorusu

21. yüzyıl jeopolitiğinde güç kavramının yeniden düşünülmesini zorunlu kılan temel gelişmelerden biri, devletlerin yalnızca toprak, nüfus, askerî kapasite ve doğal kaynaklar üzerinden değil, aynı zamanda küresel ve bölgesel akışların yönünü belirleme kapasitesi üzerinden değerlendirilmesidir. Klasik jeopolitik düşünce büyük ölçüde coğrafi alanların, sınırların, boğazların, limanların ve stratejik bölgelerin kontrolüne odaklanmıştır. Ancak küreselleşmenin derinleşmesiyle birlikte bir coğrafyanın stratejik değeri, yalnızca sahip olduğu toprağın kendisinden değil, o toprak üzerinden geçen veya o toprak tarafından yönlendirilebilen enerji, ticaret, sermaye, insan, bilgi, teknoloji ve güvenlik akışlarından kaynaklanmaya başlamıştır. Bu nedenle çağdaş jeopolitiğin temel sorularından biri artık “hangi devlet hangi toprağı kontrol ediyor?” sorusunun yanında, “hangi aktör hangi akışın yönünü, hızını, maliyetini ve güvenliğini değiştirebiliyor?” sorusudur. Bu çalışma bu değişimi akış jeopolitiği kavramı üzerinden ele almaktadır.

İran ile ABD arasındaki çatışma ile Yemen'deki Husilerin Babülmendep çevresinde artan askerî etkinliği bu dönüşümü gözlemlemek açısından son derece elverişli bir örnek oluşturmaktadır. Hürmüz Boğazı'ndaki aksama dünya enerji sisteminin kırılganlığını ortaya çıkarırken, Babülmendep'teki gelişmeler Asya ile Avrupa arasındaki deniz ticaretinin ve Kızıldeniz–Süveyş güzergâhının güvenliğini yeniden gündeme taşımıştır. Güncel değerlendirmeler, Hürmüz ile Babülmendep'in aynı dönemde baskı altına girmesinin enerji ve ticaret açısından birbirinden bağımsız iki sorun olmadığını, birindeki kesintinin diğerindeki alternatif güzergâhların stratejik değerini artırdığını göstermektedir.  Dolayısıyla Ortadoğu'daki mevcut kriz, klasik anlamda yalnızca İran ile ABD arasındaki güç mücadelesi veya Yemen'deki bir iç savaşın uzantısı olarak değil, küresel akış sisteminin kritik düğümleri üzerindeki rekabet olarak da okunmalıdır.

Bu yeni jeopolitik ortamda Türkiye'nin konumu özel bir önem kazanmaktadır. Türkiye Hürmüz veya Babülmendep üzerinde doğrudan egemenlik sahibi değildir; ancak söz konusu deniz yollarındaki kırılmaların oluşturduğu jeopolitik boşlukların hemen kuzeyinde, Asya ile Avrupa arasındaki alternatif kara ve demiryolu güzergâhlarının, enerji hatlarının, Karadeniz bağlantılarının, Kafkasya geçişlerinin, Irak ve İran bağlantılarının ve Doğu Akdeniz ulaşım sistemlerinin kesişiminde bulunmaktadır. Dolayısıyla Türkiye'nin stratejik önemi, yalnızca bulunduğu coğrafyadan değil, başka yerlerde meydana gelen akış kesintilerinin Türkiye üzerinden yeni akışlar oluşturabilme ihtimalinden kaynaklanmaktadır. Bu durum Türkiye'yi pasif bir “köprü” olmaktan çıkararak potansiyel bir akış düğümüne dönüştürmektedir.

2. İran–ABD–Husi Gerilimi: İki Boğazın Aynı Jeopolitik Denklemde Birleşmesi

Hürmüz ve Babülmendep'in aynı stratejik denklem içerisinde değerlendirilmesi, Ortadoğu jeopolitiğinin niteliğini değiştiren temel gelişmelerden biridir. Hürmüz Boğazı Basra Körfezi'nden dünya enerji piyasalarına uzanan akışın kritik çıkış noktası iken Babülmendep, Kızıldeniz üzerinden Süveyş Kanalı ve Akdeniz'e ulaşan Asya–Avrupa ticaret zincirinin stratejik kapısıdır. Babülmendep'teki güvenlik sorunlarının daha önce de gemilerin Afrika'nın güneyinden dolaşmasına, taşıma sürelerinin ve maliyetlerin artmasına yol açtığı bilinmektedir; 2026'daki yeni gelişmeler ise bu kırılganlığı Hürmüz'deki krizle aynı zaman diliminde daha kritik hale getirmiştir. Reuters, Babülmendep'in Asya–Avrupa arasındaki enerji ve ticaret akışı bakımından temel bir geçiş noktası olduğunu ve Husilerin Yemen'in Kızıldeniz kıyısındaki konumlarını güçlendirmesinin deniz taşımacılığı üzerindeki baskıyı artırdığını bildirmektedir.

Bu durumun jeopolitik anlamı, iki boğazın fiziksel olarak birbirine bağlı olmasından ziyade, küresel sistem içerisinde aynı akış zincirinin parçaları olmalarından kaynaklanmaktadır. Hürmüz'deki enerji akışı zayıfladığında alternatif enerji yollarının değeri yükselmekte; Babülmendep'teki güvenlik riski yükseldiğinde ise alternatif ticaret güzergâhlarının değeri artmaktadır. Böylece bir darboğazdaki kriz diğer darboğazların ve alternatif yolların stratejik değerini yeniden belirlemektedir. Bu nedenle “boğaz jeopolitiği” kavramının ötesinde “akış-zinciri jeopolitiği” kavramından söz etmek mümkündür. Bir başka ifadeyle çağdaş jeopolitik sistemde stratejik üstünlük yalnızca bir geçiş noktasını kontrol etmekle değil, bir geçiş noktasındaki kırılmanın başka güzergâhlar üzerindeki etkisini yönetebilmekle de ilgilidir.

Burada İran'ın sahip olduğu jeopolitik kapasitenin niteliği de önem kazanmaktadır. İran'ın gücü yalnızca sahip olduğu askerî kapasite veya coğrafi büyüklükten kaynaklanmamakta; küresel enerji akışının kritik bir darboğazında bulunmasından ve bu konumun küresel ekonomik maliyet yaratabilmesinden kaynaklanmaktadır. Husilerin Babülmendep üzerindeki kapasitesi de benzer biçimde değerlendirilebilir. Ancak Husilerin kendi yerel ve örgütsel dinamikleri bulunduğu unutulmamalıdır; onları yalnızca İran'ın mekanik bir uzantısı şeklinde açıklamak analitik olarak yetersiz olur. Bununla birlikte İran ile Husi hareketi arasındaki siyasi ve askerî yakınlık, Hürmüz ile Babülmendep'teki gelişmelerin aynı bölgesel güç mücadelesinin farklı alanları olarak değerlendirilmesine imkân vermektedir. Chatham House da (Londra Merkezli kraliyet uluslararası ilişkiler enstitüsü) Hürmüz ile Babülmendep üzerindeki baskının birleşmesini İran'ın bölgesel ekonomik baskı kapasitesi açısından önemli bir gelişme olarak değerlendirmektedir.

3. Akış Jeopolitiği: Gücün Yeni Ölçüsü

Akış jeopolitiği, devletlerin ve devlet dışı aktörlerin belirli coğrafyalarda bulunan akışların yönünü, hızını, güvenliğini, maliyetini veya sürekliliğini etkileyebilme kapasitesini merkeze alan bir yaklaşım olarak tanımlanabilir. Bu yaklaşımda enerji boru hatları, limanlar, demiryolları, deniz yolları, boğazlar, dijital altyapılar, finans merkezleri ve diplomatik bağlantılar yalnızca ayrı ayrı stratejik unsurlar değildir; birbirleriyle bağlantılı bir akış sistemi meydana getirirler. Bir devletin gerçek jeopolitik kapasitesi de bu sistem içerisindeki düğümlerin kaçına erişebildiği, alternatif güzergâhlar oluşturabildiği ve akışların sürekliliğini sağlayabildiği ölçüde artar.

Bu açıdan İran'ın Hürmüz üzerindeki konumu, Husilerin Babülmendep üzerindeki askerî kapasitesi ve ABD'nin küresel deniz güvenliği kapasitesi aynı teorik çerçevede değerlendirilebilir. Bir aktör akışı kesme kapasitesine, bir başka aktör akışı koruma kapasitesine, üçüncü bir aktör ise alternatif akışlar oluşturma kapasitesine sahip olabilir. Bu nedenle geleceğin jeopolitik mücadelesi yalnızca “kim daha güçlü?” sorusuyla açıklanamayacaktır. Daha anlamlı soru, “kim hangi akışı kontrol edebiliyor, kim alternatif akış oluşturabiliyor ve kim bir akışın kesilmesinden doğan yeni jeopolitik alanı değerlendirebiliyor?” sorusudur.

Türkiye'nin önemi tam da bu üçüncü kapasite alanında ortaya çıkmaktadır. Türkiye'nin Hürmüz veya Babülmendep üzerinde doğrudan kontrol sahibi olmaması, onun jeopolitik önemini azaltmamaktadır. Tersine, bu iki kritik geçiş noktasında ortaya çıkan kırılmaların Asya–Avrupa arasındaki kara, demiryolu, enerji ve ticaret güzergâhlarının değerini artırması Türkiye'nin bulunduğu coğrafyanın stratejik önemini yükseltmektedir. Türkiye'nin 2026'da Orta Koridor, ulaştırma bağlantıları ve enerji güvenliği konularını bölgesel işbirliğinin merkezinde tutması da bu jeopolitik yönelimin somut altyapı karşılıklarından biridir. Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan'ın Haziran 2026 İstanbul Bildirisi'nde Trans-Hazar Doğu–Batı Orta Koridoru, Bakü–Tiflis–Kars demiryolu, enerji güvenliği ve bölgesel bağlantısallık özellikle vurgulanmıştır.

4. Türkiye: Köprü Ülkeden Akış Düğümüne

Türkiye'nin geleneksel jeopolitik tanımlamalarından biri “köprü ülke” kavramıdır. Bu kavram Türkiye'nin Avrupa ile Asya, Karadeniz ile Akdeniz ve Ortadoğu ile Avrupa arasında bağlantı sağlayan konumunu anlatmak bakımından yararlıdır. Ancak günümüzün akış jeopolitiği açısından “köprü” kavramı Türkiye'nin potansiyelini tam olarak karşılamamaktadır. Çünkü köprü esas olarak iki nokta arasındaki geçişi sağlayan bir yapı olarak düşünülürken, akış düğümü farklı yönlerden gelen akışları bir araya getiren, onları farklı güzergâhlara dağıtan, alternatifler oluşturan ve sistemde meydana gelen kesintilere karşı dayanıklılık sağlayan merkezî bir yapıyı ifade etmektedir. Bu nedenle Türkiye'nin jeopolitik konumunu “köprü ülke” kavramından “akış düğümü” kavramına taşımak, Türkiye'nin coğrafyasını daha dinamik bir biçimde yorumlamayı mümkün kılmaktadır.

Türkiye'nin bu potansiyelinin temelinde çok katmanlı coğrafi kesişim bulunmaktadır. Doğuda Kafkasya ve Orta Asya'ya, güneydoğuda İran ve Irak'a, güneyde Doğu Akdeniz'e, kuzeyde Karadeniz'e ve batıda Balkanlar ile Avrupa'ya bağlanan Türkiye, aynı anda çok sayıda bölgesel sistemin temas alanında bulunmaktadır. Bu konum yalnızca fiziksel ulaşım açısından değil, enerji, ticaret, diplomasi ve güvenlik açısından da önem taşımaktadır. Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nın 2026 yılında Orta Koridorun etkin kullanımına ilişkin açıklamasında da İran krizinin bağlantısallığın, yük taşımacılığının ve malzeme akışının stratejik önemini ortaya çıkardığı özellikle ifade edilmiştir.  Dolayısıyla Türkiye'nin jeopolitik konumunun yeni şartlarda taşıdığı anlam, “doğu ile batı arasında geçiş” olmaktan daha geniştir: Türkiye, farklı akış sistemlerinin birbirine bağlanabildiği bir düğüm alanıdır.

5. Türkiye'nin Merkez Ülke Konumu: Coğrafyanın Politika ile Dönüştürülmesi

Ancak burada kritik bir ayrım yapılmalıdır. Coğrafi konum tek başına merkez ülke olmaya yetmez. Bir ülkenin merkez ülke olabilmesi için sahip olduğu coğrafyayı altyapı, ekonomi, hukuk, güvenlik, diplomasi, teknoloji ve kurumsal kapasiteyle jeopolitik değere dönüştürmesi gerekir. Başka bir ifadeyle Türkiye'nin coğrafi olarak akışların kesişiminde bulunması bir potansiyeldir; bu potansiyelin gerçek bir jeopolitik güce dönüşmesi ise devlet kapasitesine bağlıdır. Bu nedenle “akış düğümü” Türkiye için kendiliğinden ortaya çıkacak bir sonuç değil, ekonomik ve stratejik olarak inşa edilmesi gereken bir jeopolitik kapasitedir.

Bu inşa sürecinin ilk boyutu ulaştırma altyapısıdır. Hürmüz ve Babülmendep gibi deniz geçişlerindeki güvenlik sorunlarının artması, Asya ile Avrupa arasındaki alternatif kara ve demiryolu güzergâhlarının önemini artırmaktadır. Fakat alternatif koridorun yalnızca harita üzerinde bulunması yeterli değildir. Gümrük işlemlerinin hızlandırılması, demiryolu kapasitesinin artırılması, limanların entegrasyonu, lojistik merkezlerin geliştirilmesi, sınır geçişlerinin kolaylaştırılması, dijital gümrük sistemlerinin oluşturulması ve koridor güvenliğinin sağlanması gerekir. Dolayısıyla akış düğümü yalnızca coğrafi değil, kurumsal bir kavramdır.

İkinci boyut enerji güvenliğidir. Türkiye'nin Azerbaycan, Irak, İran, Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Avrupa ile kurduğu enerji bağlantıları, ülkenin yalnızca enerji tüketicisi veya transit ülkesi olarak değil, enerji akışlarının buluştuğu ve yeniden dağıtıldığı bir merkez olarak konumlanmasına imkân sağlayabilir. Bakü–Tiflis–Ceyhan ve Güney Gaz Koridoru'nun bölgesel ve Avrupa enerji güvenliğine katkısı Türkiye'nin mevcut enerji bağlantısallığının önemli örneklerini oluşturmaktadır.  Buradaki stratejik mesele, Türkiye'nin herhangi bir tek kaynağa veya tek güzergâha bağımlılığını artırmak değil, farklı kaynakları ve güzergâhları birbirine bağlayabilecek çeşitlendirilmiş bir enerji akış mimarisi geliştirmektir.

6. Türkiye'nin Uluslararası Jeopolitik Duruşu: Blok Ülkesi Değil, Bağlantı Ülkesi

Akış jeopolitiğinin Türkiye açısından en önemli sonuçlarından biri, dış politikanın yalnızca “hangi blokta yer alındığı” sorusu üzerinden tanımlanmasının yetersiz hale gelmesidir. Türkiye'nin NATO üyeliği ve Batı kurumlarıyla ilişkileri, Rusya ve İran gibi komşularıyla ilişkileri, Türk dünyasıyla bağlantıları, Körfez ülkeleriyle ekonomik ve diplomatik ilişkileri ve Avrupa ile ticari bütünleşmesi aynı anda değerlendirilmelidir. Bu tablo, Türkiye'nin uluslararası sistemde tek bir eksene indirgenemeyecek çok katmanlı bir bağlantı kapasitesine sahip olduğunu göstermektedir. Brookings'in 2026 tarihli değerlendirmesi de Türkiye'nin Ortadoğu'da merkezi bir aktör olarak yeniden ortaya çıkarken aynı zamanda farklı bölgesel fay hatları arasında hareket etmek durumunda olduğunu vurgulamaktadır.

Bu nedenle Türkiye'nin akış jeopolitiğine dayalı uluslararası duruşu, teorik olarak “blok seçmek” yerine “bağlantı kapasitesini korumak” şeklinde formüle edilebilir. Bu ifade herhangi bir mevcut ittifakın önemini azaltmak anlamına gelmez. Tam tersine, Türkiye'nin ittifaklarını korurken aynı zamanda farklı ekonomik, diplomatik ve bölgesel ağlarla bağlantısını sürdürebilmesi, akış düğümü olma kapasitesinin temel koşullarından biri olarak değerlendirilebilir. Çünkü akış düğümü haline gelen bir ülkenin değeri, yalnızca bir ittifaka ne kadar bağlı olduğuyla değil, farklı sistemler arasında ne ölçüde güvenilir ve sürdürülebilir bağlantılar kurabildiğiyle de ölçülür.

Bu yaklaşım Türkiye'yi “tarafsız” bir ülke olarak tanımlamayı gerektirmez. Daha doğru kavram çok katmanlı stratejik bağlantısallık olabilir. Türkiye belirli güvenlik meselelerinde müttefikleriyle birlikte hareket ederken, enerji ve ticaret alanlarında farklı aktörlerle ilişkilerini sürdürebilir; bölgesel krizlerde ise diplomatik temas kanallarını açık tutabilir. Böyle bir yaklaşımın temel amacı herhangi bir aktörü memnun etmek değil, Türkiye'nin kendi stratejik hareket alanını ve bağlantı kapasitesini korumaktır.

7. Diplomasi de Bir Akış Biçimidir

Akış jeopolitiğinin Türkiye açısından en özgün boyutlarından biri diplomasiye ilişkin olabilir. Geleneksel anlayışta diplomasi çoğunlukla devletlerarasındaki müzakere ve anlaşma süreçleri olarak değerlendirilirken, akış jeopolitiğinde diplomasi aynı zamanda kriz bölgeleri arasında iletişim kanallarının sürekliliğini sağlayan bir akış sistemi olarak düşünülebilir. İran ile Batı arasındaki iletişim, Körfez ülkeleri ile İran arasındaki temas, Yemen meselesi, Irak'ın güvenliği, Suriye'nin geleceği, Kızıldeniz'in güvenliği ve Avrupa'nın enerji güvenliği birbirinden tamamen bağımsız dosyalar değildir. Bunların tamamı bölgesel güvenlik akışının parçalarıdır.

Türkiye'nin 2026 yılında Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan ile birlikte bölgesel güvenlik ve deniz ulaşımının güvenliği konusunda ortak açıklamalarda bulunması, Türkiye'nin bu çok taraflı diplomatik zemindeki rolünün güncel bir örneğini oluşturmaktadır. Söz konusu açıklamada güvenli seyrüsefer vurgulanırken diplomasi ve diyaloğun bölgesel sorunların sürdürülebilir çözümü açısından önemi de ifade edilmiştir.  Buradan hareketle Türkiye'nin diplomatik kapasitesi, yalnızca kriz sonrasında arabuluculuk yapmak şeklinde değil, kriz öncesinde iletişim kanallarının açık tutulmasını sağlayan bir bölgesel bağlantı kapasitesi olarak değerlendirilebilir.

8. Türkiye'nin Güvenlik Politikası: Akışların Güvenliğini Sağlayan Merkez

Akış düğümü olmanın bir başka koşulu güvenliktir. Enerji boru hatları, demiryolları, limanlar, kara yolları, veri merkezleri ve ticaret koridorları güvenli değilse bir ülkenin coğrafi avantajı ekonomik değere dönüşemez. Bu nedenle Türkiye'nin merkez ülke konumu, yalnızca diplomatik girişimlerle değil, kritik altyapının korunması, sınır güvenliği, deniz güvenliği, siber güvenlik, enerji altyapısının korunması ve lojistik hatların sürekliliğiyle birlikte düşünülmelidir.

Burada güvenlik anlayışının kapsamının genişletilmesi gerekir. Geçmişte enerji güvenliği çoğunlukla petrol ve doğal gaz arzının güvenliği olarak ele alınırken, günümüzde enerji akışının yanında veri, haberleşme, ödeme sistemleri, limanlar, demiryolları ve uydu iletişimi de stratejik altyapı haline gelmiştir. Dolayısıyla Türkiye'nin akış güvenliği yaklaşımı klasik askerî güvenlik ile ekonomik güvenliği birbirinden ayırmayan bütünleşik bir stratejik çerçeveye ihtiyaç duyar. Akışın güvenliği artık ekonomik güvenliğin, ekonomik güvenlik ise ulusal güvenliğin bir parçasıdır.

9. Türkiye İçin “Akış Düğümü Doktrini”

Bu çerçevede Türkiye açısından geliştirilebilecek politika yaklaşımı “Akış Düğümü Doktrini” olarak kavramsallaştırılabilir. Bu doktrinin temel amacı herhangi bir bölgesel krizde taraflardan birinin yanında yer almak değil, Türkiye'nin kendi ekonomik ve jeopolitik hareket alanını genişletecek alternatif akış sistemlerini geliştirmektir. Böyle bir yaklaşımda ulaştırma, enerji, ticaret, finans, diplomasi, güvenlik ve dijital altyapı ayrı politika alanları olmaktan çıkarılarak tek bir stratejik bağlantısallık çerçevesinde ele alınabilir.

Bu doktrinin ilk ayağı alternatif ulaştırma kapasitesinin geliştirilmesi, ikinci ayağı enerji çeşitlendirmesi ve enerji ticaret merkezinin güçlendirilmesi, üçüncü ayağı Kızıldeniz–Körfez–Irak–Türkiye–Avrupa bağlantılarının diplomatik ve ekonomik olarak geliştirilmesi, dördüncü ayağı Orta Koridorun fiziksel ve kurumsal kapasitesinin artırılması, beşinci ayağı ise kritik akışların güvenliğini sağlayacak teknolojik ve güvenlik altyapısının geliştirilmesi olabilir. Bu unsurlar birbirinden kopuk projeler şeklinde değil, tek bir jeopolitik mimarinin parçaları olarak ele alındığında Türkiye'nin merkez ülke kapasitesi daha anlamlı hale gelecektir.

10. Türkiye'nin İran Politikası Bu Çerçevede Nasıl Düşünülebilir?

İran, Türkiye'nin akış jeopolitiğinde özel bir yere sahiptir. İran hem Türkiye'nin doğrudan komşusu hem enerji aktörü hem Kafkasya, Orta Asya ve Körfez arasında önemli bir jeopolitik alan hem de Hürmüz krizinin merkezindeki ülkedir. Bu nedenle Türkiye açısından İran'ın tamamen dışlandığı veya yalnızca güvenlik tehdidi olarak değerlendirildiği bir bölgesel model, Türkiye'nin kendi coğrafi bağlantı kapasitesini de daraltabilir. Öte yandan İran'ın bölgesel askerî faaliyetleri ve Hürmüz üzerindeki baskı kapasitesi, Türkiye'nin enerji ve ticaret akışlarının güvenliği bakımından ciddi riskler yaratabilmektedir. Dolayısıyla Türkiye açısından İran politikası, ilişkiyi sürdürmek ile riskleri yönetmek arasındaki kurumsal denge üzerine kurulmalıdır.

Bu noktada Türkiye'nin İran'a ilişkin politikasının temel kavramı “yakınlık” veya “uzaklık” değil, bağlantının yönetimi olabilir. Enerji ticareti, sınır güvenliği, ulaştırma, kaçakçılıkla mücadele, bölgesel krizlerin diplomatik yönetimi ve ekonomik ilişkiler korunurken Türkiye'nin farklı enerji ve ulaştırma alternatiflerini de geliştirmesi, tek bir güzergâha bağımlılığın azaltılması bakımından önem taşıyabilir. Böylece Türkiye İran'la bağlantısını korurken İran kaynaklı jeopolitik risklere karşı kendi akış dayanıklılığını da artırabilir.

11. Türkiye'nin Asıl Stratejik Farkı: Akışı Kesmek Değil, Alternatif Akış Üretmek

İran'ın Hürmüz üzerinden, Husilerin Babülmendep üzerinden ortaya koyduğu stratejik baskının temelinde akışı yavaşlatma veya kesme kapasitesi bulunmaktadır. ABD'nin temel kapasitesi ise bu akışları askerî güçle koruma kapasitesidir. Türkiye açısından farklılaşabilecek jeopolitik strateji ise alternatif akış üretme kapasitesi olabilir. Bu, Türkiye'nin sahip olduğu coğrafyanın en önemli stratejik avantajlarından biridir.

Bir akışın kesildiği yerde alternatif güzergâh oluşturabilen devlet, yalnızca krizden zarar görmeyen devlet değildir; aynı zamanda kriz sonrasında ortaya çıkacak yeni ekonomik ve jeopolitik düzenin oluşumunda söz sahibi olabilecek devlettir. Türkiye'nin Orta Koridor, Bakü–Tiflis–Kars demiryolu, enerji hatları, Karadeniz limanları, Irak bağlantıları, Avrupa ulaştırma sistemleri ve Doğu Akdeniz bağlantıları bu bakımdan tek tek projeler olmaktan çıkarılıp alternatif akış mimarisinin parçaları olarak değerlendirilebilir. Türkiye'nin Azerbaycan ve Gürcistan ile yürüttüğü bağlantısallık politikası da bu yöndeki mevcut altyapısal zeminin bulunduğunu göstermektedir.

12. Akış Düğümünden Merkez Ülkeye

Burada “akış düğümü” ile “merkez ülke” arasında önemli bir ayrım yapmak gerekir. Akış düğümü öncelikle coğrafi ve ekonomik bir kavramdır; merkez ülke ise bunun üzerine diplomatik, siyasi, ekonomik ve stratejik kapasitenin eklenmesini gerektirir. Bir ülke önemli ulaşım yollarının üzerinde bulunabilir fakat bu yollar üzerinde gerçek bir stratejik kapasite kuramayabilir. Buna karşılık merkez ülke, bulunduğu bölgedeki farklı aktörlerle bağlantı kurabilen, krizlerin etkilerini azaltabilecek alternatifler üretebilen, ekonomik ilişkileri çeşitlendirebilen ve bölgesel düzen tartışmalarında kendi önerilerini ortaya koyabilen ülkedir.

Türkiye açısından hedeflenebilecek jeopolitik dönüşüm bu nedenle “köprü ülke> transit ülke> akış düğümü> merkez ülke” şeklinde kavramsallaştırılabilir. Köprü ülke coğrafyanın sonucudur; transit ülke ekonomik altyapının sonucudur; akış düğümü bağlantısallığın ve kurumsal kapasitenin sonucudur; merkez ülke ise bunların üzerine diplomatik, ekonomik, teknolojik ve stratejik kapasitenin eklenmesiyle ortaya çıkar. Bu nedenle merkez ülke olmak bir söylem değil, uzun vadeli kurumsal kapasite üretme meselesidir.

13. Akış Jeopolitiği ve Türkiye'nin Medeniyet Jeopolitiği

Bu yaklaşımın Medeniyet Jeopolitiği teorisi açısından daha önemli bir sonucu bulunmaktadır. Eğer medeniyetleri yalnızca askerî güç, ekonomik büyüklük veya toprak hâkimiyeti üzerinden değerlendirmiyorsak, bir medeniyetin kurucu kapasitesini aynı zamanda insan, bilgi, ticaret, teknoloji, enerji ve anlam akışlarını nasıl düzenlediği üzerinden değerlendirmek gerekir. Böyle bakıldığında Türkiye'nin merkez ülke olma arayışı yalnızca jeopolitik bir güç mücadelesi değildir; aynı zamanda Türkiye'nin bulunduğu coğrafyada nasıl bir düzen anlayışı önerdiği sorusudur.

Bu nedenle Türkiye'nin akış düğümü olması yalnızca malların Türkiye üzerinden geçmesi anlamına gelmemelidir. Eğer Türkiye yalnızca transit ülkeye dönüşürse ekonomik bir geçiş alanı olur; fakat bilgi, teknoloji, finans, eğitim, diplomasi, kültür ve yüksek katma değerli üretim akışlarını da kendisine çekebilirse gerçek bir merkez haline gelebilir. Burada “akış merkezi” ile “geçiş merkezi” arasındaki fark ortaya çıkar. Geçiş merkezi üzerinden başkalarının ürettiği değer geçer; akış merkezi ise akışları örgütleyerek yeni değer üretir.

Nasıl diye soracak olursak: Kurucu aktör yalnızca kendisinden geçen akışları kontrol eden değil, akışların nasıl düzenleneceğine ilişkin norm, kurum ve anlam üreten aktördür. Dolayısıyla Türkiye'nin jeopolitik hedefi yalnızca “daha fazla transit gelir” elde etmek değil, Avrasya ile Ortadoğu arasındaki ekonomik ve stratejik akışların daha güvenli, öngörülebilir, çeşitlendirilmiş ve karşılıklı bağımlılık üreten bir sistem içerisinde düzenlenmesine katkıda bulunmak şeklinde daha geniş bir çerçevede ele alınabilir.

14. Sonuç: Türkiye'nin Önündeki Jeopolitik Mesele

İran–ABD–Husi gerilimi, Ortadoğu'nun jeopolitik yapısında yalnızca yeni bir çatışma alanı meydana getirmemekte; aynı zamanda küresel sistemin enerji ve ticaret akışlarının ne kadar kırılgan olduğunu göstermektedir. Hürmüz ile Babülmendep'in aynı dönemde baskı altına girmesi, klasik anlamda “stratejik boğazların kontrolü” meselesini aşarak, birbirine bağlı akışların nasıl kesilebildiğini ve bir coğrafyadaki krizin başka coğrafyalardaki stratejik değerleri nasıl değiştirebildiğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle Ortadoğu'nun yeni jeopolitiğini anlamak için toprak ve güç merkezli yaklaşımın yanına akış, bağlantı ve düğüm kavramlarını yerleştirmek gerekmektedir.

Türkiye açısından bu dönüşüm özel bir tarihsel ve jeopolitik imkân ortaya çıkarmaktadır. Türkiye Hürmüz'ü veya Babülmendep'i kontrol eden bir aktör değildir; fakat bu iki stratejik darboğazda ortaya çıkan kırılmaların Avrupa ile Asya arasındaki alternatif akışlar üzerindeki etkisinin merkezinde bulunmaktadır. Karadeniz, Kafkasya, Orta Asya, İran, Irak, Doğu Akdeniz, Balkanlar ve Avrupa arasında uzanan çok katmanlı bağlantıları Türkiye'yi yalnızca bir “köprü” değil, doğru altyapı ve kurumsal kapasiteyle akış düğümü haline gelebilecek bir ülke konumuna getirmektedir. Buradaki jeopolitik avantaj kendiliğinden gerçekleşen bir sonuç değildir; ulaştırma altyapısından enerji politikasına, diplomatik kapasiteden güvenlik mimarisine, teknolojiden finansal sisteme kadar geniş bir alanın birlikte yönetilmesini gerektiren stratejik bir inşa sürecidir.

Bu nedenle Türkiye'nin uluslararası jeopolitik duruşunun temel meselesi, İran–ABD veya başka bir bölgesel aktör arasındaki mücadelede yalnızca taraflardan birinin yanında konumlanmak olarak değil, Türkiye'nin kendi akış kapasitesini ve stratejik hareket alanını korumak olarak ele alınabilir. Türkiye'nin NATO üyeliği, Avrupa ile ekonomik ilişkileri, İran ve Irak'la komşuluğu, Kafkasya ve Orta Asya bağlantıları, Körfez ülkeleriyle gelişen ilişkileri ve Karadeniz'deki konumu birlikte düşünüldüğünde, Türkiye'nin jeopolitik gücü farklı sistemlerle aynı anda bağlantı kurabilme kapasitesinde yatmaktadır. Bu nedenle Türkiye'nin merkez ülke stratejisi, “herkesle aynı mesafede olma” gibi basit bir denge politikası değil; farklı jeopolitik sistemler arasında kendi çıkarlarını ve bağlantı kapasitesini koruyabilen çok katmanlı stratejik bağlantısallık şeklinde kavramsallaştırılabilir.

Sonuç olarak Türkiye için ortaya çıkan temel jeopolitik imkân, Ortadoğu'daki krizlerin kendisinden doğrudan güç devşirmek değil, bu krizlerin ortaya çıkardığı akış kırılganlıklarına karşı alternatif ve güvenli akışlar üretebilen bir merkez haline gelmektir. Hürmüz'de yaşanan bir kırılmanın Türkiye üzerinden Avrupa'ya uzanan alternatif enerji ve ticaret yollarının önemini artırması,   Babülmendep'teki güvenlik sorunlarının Orta Koridor‘un stratejik değerini gündeme taşıması,  Kafkasya ve Orta Asya bağlantılarının önem kazanması ve Irak üzerinden güneye açılan yeni ulaştırma ve enerji seçeneklerinin geliştirilmesi, Türkiye'nin coğrafyasını statik bir konum olmaktan çıkarıp dinamik bir stratejik kapasiteye dönüştürebilecek unsurlardır. Bu bakımdan Türkiye'nin önündeki mesele “merkez ülke olduğunu ilan etmek” değil, merkez ülke olmayı mümkün kılacak akış mimarisini inşa etmektir.

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya