"Dün biraz yürüyüp güzel havanın tadını çakarayım istedim. Burası, adının başında büyükşehir yazmasına rağmen öyle büyük olmasa da modern hayata hızla adapte olma gayretinde bir şehir.
Caddelerinde dolaşmak çok da uzun vaktinizi almaz ama yine de (gerçekten) büyük şehirlerde görebileceğiniz ne varsa hemen hepsini sayısı az da olsa görme şansını yakalarsınız.
Gezinirken çok fazla çevreme bakınmam. Belki de zaten bildiğim yerler olduğu içindir. Gelip geçen insanların yüzüne ise hiç bakmam. Çünkü bazen tanıyormuş gibi gözünü bana dikip dikkatlice bakanlara denk geldiğimde (ki bizim buralarda bu gayet doğal kabul edilir) çok rahatsız olurum.
Küçük bir yer olduğu için mutlaka bir yerlerde karşılaşmışsınızdır ve sima zihninizde kalır sonra da tekrar gördüğünüzde sanki tanışmışsınız gibi bakarlar yüzünüze dik dik selam beklercesine.
Bu yüzden yanımdan geçerken seslenmedikleri takdirde çoğu zaman eşi dostu bile fark etmem.
Yine böyle yürürken, zaman zaman gördüğümden, aşina olduğum bir manzara ile karşılaştım.
Yol kenarına oturmuş, elindeki gitarı çıkardığı kutusunu önüne açmış, bir şeyler çalmaya çalışan ama gitardan çok kendi sesi duyulan bir genç, şarkı söylemeye çalışıyordu.
Önünden geçerken, gitar kutusuna para atan kadın yanındaki arkadaşına "Afferin...ne güzel bak harçlığını çıkarmak için gitar çalıp şarkı söylüyor... Kesin öğrencidir, öyle görünüyor" derken atılan para çok olmasa da gitar çalan genç şarkısına ara vermeden kadını başıyla selamlayarak teşekkür etti.
Ben de ağır ağır yürümeye devam ettim. Yani üniversite öğrencilerinin bir üniforması olmadığından, eskilerde olduğu gibi artık saç sakal ya da kıyafet yasağı da olmadığından, bir gencin bu yurdum kadınına nasıl öğrenci gibi göründüğünü merak ettim .
Genç olduğu için mi? İyi de her gencin öğrenci olmadığı herkesçe malum bir vakıa değil mi?
O kadınlarla yürüme hızımız birbirine yakın olduğu için olsa gerek aramızdaki mesafe korunduğundan önlü arkalı yürüyorduk istemsizce ve birbirimizin farkında olmadan. Ta ki aynı kadının bu defa duvar dibine oturup samimiyetsiz olduğu hissini veren dualar eşliğinde, gelen geçenden para isteyen bir kadının önünde durup ona hayat dersi verdiğini görünceye kadar.
O anda fark ettim ki bu kadın o kadındı. Anladım ki çok gün görmüş ve ilimli biriydi.
O genci gitar çalarken öğrenci olduğunu şıp diye anlamış, şimdi de bu genç kadının dilenci olduğunu çözüvermişti (!):
"Ayıp ayıp... Benden gençsin gidip çalışmak yerine gelmişsin burada dileniyorsun, utanmıyor musun" diyerek yürüdü gitti ve giderken de yine yanındaki arkadaşına "var ya bunun banka hesabına baksan senden benden zengindir.."
Az önce sessiz kalarak ikrarını (kabul ettiğini) beyan eden arkadaşı bu defa konuşarak destekledi arkadaşını: "Şekerim onları bu hale biz getiriyoruz. Yufka yürekli milletiz. Kimse vermesin de bak bakalım noluyor, çıkabiliyorlar mı böyle dilenmeye..."
Durdum dilenen kadını izledim üç beş saniye. Hiç oralı olmadı. Sadece arkalarından küçümseyerek baktı ama istifini ve rutinini bozmadan dualarına devam etti. Giden gitmişti onun için, gelecek olanlaraydı artık duaları..."
Ama benim zihnim bu dilenen kadınınki gibi çalışmıyordu ne yazık ki. Geçip gitmedi aklımdan bu okuduklarım.
Bu kısa metini bitirdikten sonra oturduğum banktan kalkıp yürümeye başladım. Ben de benzer insanlara rastlarmıyım diye de geçirmedi değilim içimden.
Hem yürüdüm hem düşündüm. Düşünmenin kendini en rahat bulduğu haldir yürümek benim için.
Önce o kadınların çalışıp çalışmadığını merak ettim. Öyle ya dilenci kadını bunun üzerinden payladığına göre önemli bir ayrıntı bence.
Bana sorsalar "kadınların parasal gelir için çalışmalarındansa çocuklarının gelişimiyle ve eğitilmesiyle meşgul olmasının getirisi daha fazladır" derim.
Hele ki çocukların eğitiminin, biraz da bu yüzden sokaklara ve sanal dünyaya bırakıldığı düşünüldüğünde sadece okul ne kadar başarılı olabilir ?
Ne kadar kötü niyetli mihraklar varsa hepsinin hedef kitlesinde çocukların olduğu, yeni nesil suç örgütlerinin tetikçisi yapıldığı, çocuk sokak çetelerinin mantar gibi çoğaldığı, sanal alemin her türlü ahlaki ve insani değerleri ifsad için üzerine çullandığı, en verimli hedef olduğu bu dönemde kadının annelik görevinin her türlü parasal getirisi olan işten daha gerekli hatta elzem olduğunu düşünüyorum.
Mesela hükümet; kadın çalışanların sayısının artmasını teşvik eden katkı ve uygulamalar yerine, çalışmayıp evde çocuğuyla ilgilenmek isteyen anneleri çalışma zorunluluğundan kurtaracak projeler geliştirse ve bunu her bir çocuk için daha cazip hale getirse, hem nüfus artışındaki duraklama ve gerileme yerini artışa bırakacaktır hem de çocukların kaybedilmediği, kazanıldığı ve aile birliğinin, düzeninin sağlandığı fıtri bir ortam oluşturulmasına büyük katkı sağlayacaktır diye düşünüyorum.
Kaynak için de mesela kadın çalışanlar ya da işverenlerden elde edilen vergi gelirlerinin tamamı ya da bir kısmı bu fona aktarılabilir. Kadın dayanışması için bundan daha güzel ne olabilir...
Neyse biz tekrar asıl mevzumuza dönelim.
Neden gitar çalıp şarkı söyleyerek insanlardan para isteyen genç, zannın en iyi hali ile düşünülüp takdir edilir de diğeri dua ederek aynı işi yapıyor diye kötülenir, tahkir edilir?
O genç güya alenen istemediği, dilenci kadın ise doğrudan talep ettiği için mi?
Sanmam... Netice de ikisi de insanları zorlamıyor. Hatta dilenen kadın, kendisine söylenen onca söze rağmen bir cevap bile vermemişti kendini tahkir eden kadına.
Aslında ikisi de kendince güzel bir şeyler söyleyerek dile getiriyorlar isteklerini. Biri şarkı diğeri dua. Ama biri anlık duygulara ya da beğenilere, zevklere hitap ediyor diğeri ise veresiye(!) bir temenniye...
Öyleyse biri seküler diğeri seküler olmayan dilenme şekli mi?
Saçma...
Olgu şu ki, ikisi de farklı yöntemlerle de olsa para dileniyor insanlardan... Yani fark yok aralarında.
Algı ise biri bir iş yapıyor gibi görünüyor diğeri ise oturuyor sadece... Biri keyifli birkaç dakika hatta saniye yaşatıyor gelen geçene, diğeri tembel tembel oturup duygu sömürüsü yapıyor...
Biri nefse diğeri vicdana oynuyor ama amaç aynı. Para dilenmek.
Peki bu kadınların yaklaşımındaki farklılığın görünür olmayan başka bir sebebi olamaz mı?
Biri modern batının dilenme tarzı ki adı dilencilik değil sokak çalgıcılığı oluyor diğeri ise hem doğu hem de batı için kadim bir dilencilik.
Hep bahsini ettiğimiz bir oryantalist gözüyle bakmaya alıştığımızın örneği gibi geldi bana.
Onlar, filmlerinde kitaplarında ve masallarında doğunun sokaklarını tasvir ederken eksik etmedikleri birkaç mizanseni dayatır bizlere yüzlerce yıldır;
Kaval çalarak, bu nağmelere uyumlu bir şekilde içinde bulunduğu vazodan ya da sepetten kıvrılarak çıkarttığı yılanla gösteri yapan adam baldırı çıplak bir dilenci, duvar dibinde fal açıp durmadan yalan söyleyen kem gözlü çirkin kadınlar paranızı tırtıklamaya çalışan güvenilmez ve zavallı insan müsvettesi ama kendi caddelerinde ya da metro tünellerinde çalıp söyleyerek para isteyenler ise sokak çalgıcısı hatta sanatçısı...
Ve maalesef bizim gözümüzde de farklı değil.
Yazık ki aynı şekilde onlar bize "sizden bişey olmaz anca bizim yaptıklarımızı taklit edersiniz" dediler ve biz de bunu aldık kabul ettik yıllardır mahkum edildiğimiz "öğrenilmiş çaresizlik girdabı"nda.
Çıkmak isteyenlerse, bunu kendileri için tehlike gören elitler tarafından boğuldular.
Nuri Killigiller, Şakir Zümre'ler, Nuri Demirağ'lar, Vecihi Hürküş'lar, Necmettin Erbakanlar ve daha ismi unutturulan niceleri...
Kimi fabrikasıyla birlikte havaya uçuruldu, kimi sobacı yapıldı, kimi de filmlerde komik ve beceriksiz pilot figürü olarak değersizleştirilmeye çalışıldı v.s ... v.s
Hatta İngilizlerin tarihindeki en utanç verici hezimet bizim ise son dönemlerin en muhteşem askerî başarımız olan "Kût'ül-Amâre" zaferi bile unutturuldu tarih kitaplarımızdan çıkartılarak.
Edward W. Said'in "Oryantalizm" isimli ktabında dediği gibi; onlar bizi, kendi gözlerinden anlatıp "siz busunuz" dediler yıllarca biz de bunu kabullenen doğulular olduk maalesef uzun yıllar.
Ancak inananlar için yeis (umutsuzluk) haram olarak kabul edildikçe ümit ve gayret bitmez.
Ve sonunda; tarihin en büyük saldırılarıyla baltalanarak bu girdaptan çıkma gayret ve inancımız engellenmek istense de o temmuz gecesinde ok yaydan çıktı bir kere...
İster zihinsel dönüşüm diyelim ister zihinsel devrim diyelim ama sonuçta fitil ateşlendi ve bu ateş artık sönmez Allah'ın izniyle.
Ok yaydan çıktıktan sonra hedefe ulaşıncaya kadar havada süzülmeye devam eder, üstelik hızı düşmek yerine artarak... Zira inançla atıldığında ok böyle bir ok olur.
Yeter ki hedef ferasetle seçilsin, yay inançla çekilsin, bakışlar basiretle dikilsin hedefe ve sonra da cesaretle serbest bırakılsın ok...
Atılan okun akıbeti artık "En emin olunan" ın takdirindedir. Şüpheye yer yoktur o andan itibaren.
Zafer olsa da olmasa da bizim için zahirde, kabulümüzdür O'ndan gelen.
O an, bize düşeni yapmanın rahatlığıyla yeni bir ok seçmeliyiz sadağımızdan ve bir diğerimiz boşalmasına fırsat vermeden takviye etmeli ilim, bilim, teknoloji, iman ve ahlâk sadağını.
Hem uyanış sadece doğuda değil, batılı gibi düşünse de doğulu gibi hissedebilen batılıların vicdanlarında da başladı.
Küresel vicdan uyanıyor artık...
Hergün görmekle nasiplendirildiğimiz güneş gibi medeniyet güneşi de hep doğudan yükselmiş, batı sonradan aydınlanmıştır.
Ve şimdi de öyle olacaktır.
Vesselam.
Âl-i İmrân Suresi, 159. Ayet: "...Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever."
Âl-i İmrân Suresi, 160. Ayet:
"Eğer Allah size yardım ederse, hiçbir kuvvet sizi yenemez. Fakat sizi yardımsız ve yüzüstü bırakırsa, O’ndan başka sizi kim kurtarabilir? O halde mü’minler, ancak Allah’a dayanıp güvensinler."