Kimin hayatında olmaz ki ona yön veren, ufkunu açan, tecrübe kazandıran ve hayatı öğreten... Kısacası insana; dünyada, sosyal hayatında ve bütün ömründe dimdik ayakta durarak yaşamını sürdürmesine yarayacak becerileri öğretebilecek bir insan mutlaka vardır. Bu kişi eşi, arkadaşı, kardeşi, dostu, anne-babası, öğretmeni ya da komşusu olabilir. İnsan, her kim olursa olsun onun sayesinde karakter oluşur; hayatı tam manasıyla öğrenerek ayakta kalmayı ve başarılı olmayı sağlar.
Tabii ki bu kişinin başta güngörmüş, irfan ve ilim sahibi bir kimse olması gerekir. Kişi için öyle bir insan olmalıdır ki; güneşin dünyayı aydınlattığı, yıldızların yön verdiği gibi, kişi karanlığa düştüğünde gönlünü ve yolunu aydınlatabilsin; umutsuzluğa kapıldığında ona pusula ve bir ümit olabilsin. Elbette böyle bir rehber olmak için bazı özelliklere sahip olmak gerekir: İlim, irfan ve tecrübe... Ancak bu kişinin illa çok okuyan, büyük tahsiller yapmış biri olması gerekmez. Bazı kimseler hiç mektep yüzü görmemiş olsalar bile irfanlarıyla etrafını aydınlatırlar. Okul ona uğramamış olabilir ama yaşadıklarıyla, gördükleriyle, güngörmüş bir insan olarak irfan sahibi olmuştur. İşte onlar; samimi, içten ve tam dost olunacak insanlardır. Bunun en güzel örneğini Ömer Seyfettin’in bir anısında görürüz:
Ömer Seyfettin, İstanbul Erkek Lisesi’nde edebiyat muallimidir. Birinci Dünya Harbi’nin en civcivli, en zorlu zamanlarıdır. Dilinde bir tekerleme, habire tekrarlar durur: “İlim başka, irfan başka; âlim başka, arif başka...”
Arkadaşları bu görüşe pek katılmazlar. Bir gün Ömer Seyfettin öğretmen arkadaşlarına, “Avusturya’dan vagonlar dolusu şeker geliyor, şeker çok ucuzlayacak,” der. Arkadaşları haberin doğruluğundan şüphe bile etmezler; herkes şeker kıtlığı bitecek diye çok sevinir.
O sırada öğretmenler odasına temizliğe gelen hademeye de aynı haberi verir Ömer Seyfettin. Hademe Dursun Efendi: “İnanma beyim, Avusturya bu savaş zamanı şekeri bulsa kendi yer, bize niye yollasın?” deyince, Ömer Seyfettin sevinçle taşı gediğine koyar:
“İşte arkadaşlar, sözümü ispatladım! Sizler ilim adamısınız lâkin ölçüp biçmeden sözüme hemen inandınız. Dursun Efendi ise ilim sahibi değil amma irfan sahibi! Basit bir akıl yürütme ile sözlerimin gerçek olamayacağı sonucuna vardı. Demek ki neymiş? İlim başka, irfan başka; âlim başka, ârif başka!”
Evet, yolumuzu aydınlatan, bize ışık olan insanlarla tanışmak; onların eğitiminden geçerek tecrübe, bilgi, irfan ve hayatı öğrenmek Allah'ın büyük bir lütfudur.
Benim çocukluğumda ve bilhassa da annemin ilk gelinlik çağında ona yol gösteren, bize hayatı öğreten, ışık olan ve hiç unutamayacağımız bir insan vardı: Allah'ın nimeti, Nimet Ablamız... İzmir'in Karşıyaka’sında bir gecekondu mahallesindeydik. Evet, memleketin dört bir yanından kopup gelmiş amelelerin, fabrika işçilerinin yaşadığı bir gecekondu mahallesi...
Kadınlar köylerinden gelmişti; çoğunun okul yüzü bile görmemiş, tam bir Anadolu kadınıydı. Anadolu irfanını almış; kocasını, evini, çocuklarını kanatları altına almış samimi ev kadınlarıydı onlar. Memleketler, köyler, adetler ve görenekler farklı olmasına rağmen yuvalar ve gönüller hep birdi. Kimin ne derdi varsa, neye muhtaçsa komşular bir olur, derde derman, muhtaca çare bulunurdu.
İşte bu komşularımız arasında öyle biri vardı ki, tıpkı yukarıdaki Ömer Seyfettin fıkrasındaki gibi, nice tahsillilerin onun eline su dökemeyeceği cinstendi, Nimet Ablamız... Köyünden yeni gelmiş taze bir gelin olan ve bir dağ köyünden ilk defa çıkmış, İzmir gibi büyük bir şehre gelmiş. Anneme kol kanat olacak hiçbir hemşerimizin olmaması da buna tuz biber olmuştu.
Bu sebeple İzmir'in büyüklüğü içinde kaybolmaktan korkan anneme; siz deyin kaynana, ben diyeyim abla, başkaları desin görümce olmuştu. Anneme nasıl bir anne olunacağını, nasıl kadın olunacağını, kocaya nasıl hürmet edileceğini, çarşıya pazara nasıl gidileceğini; yani bir evli kadında olması gereken tüm meziyetleri öğretmişti. Nimet Abla öyle bir irfana sahipti ki; birçok okuyan insanlarda olmayacak ileri görüşlülüğü, deyimleri, atasözleri ve darbımeselleriyle anneme tam bir hayat kılavuzu olmuştu. Sadece annemle de kalmamış; kendi çocukları Mehmet ve Metin abiye, Meral ablaya da aynı şekilde ışık olmuş, onları birer pırlanta gibi yetiştirmişti.
İzmir’den taşındığımız on iki yaşıma kadar belki ondan çok şeyler almış olabilirim; her ne kadar net hatırlamasam da bugün şu satırları yazabiliyorsam, belki de onun sayesindedir. Çünkü annem ve babam ondan aldıkları telkinlerle beni İmam Hatip okuluna yazdırmışlardı. Anneme hep şöyle dermiş: “Ayşe kızım, bizden büyük, gün görmüş insanlara gidelim ki onların nasıl hizmet ettiğini, misafiri nasıl ağırladığını, nasıl oturup kalktığını, ne konuştuğunu öğrenelim. Bizim gibi ve bizden altta olan insanlara gitmeyelim, onlardan yeni bir şey alamayız, öğrenemeyiz.” Evet, her gittiği yerden hayırlı bir şey öğrenen ve öğrendiğini de başta çocukları olmak üzere tüm çevresine öğreten bir insandı.
Nimet Abla, bu yalan dünyada gerçekten bulunmaz bir Hint kumaşı, çevresindekilere Allah’ın bir nimetiydi. Her nefsin tadacağı ölümü o da tattı ama arkasında hoş bir seda, tükenmez iyilikler ve güzellikler bıraktı. Adı ile müsemma olan, bulunduğu her yere nimet olan Nimet Ablamız, bizim en büyük ve en acı kaybımız oldu.
Hiç kuşkusuz, hayırlı nimetler daimidir. Nimet Abla'nın bıraktığı nimetler de başta kendi çocukları olmak üzere, annemden bize yansıyan ve bizden de çocuklarımıza yansıyacak olan güzelliklerle yaşamaya devam edecektir. Bizlere hayatı öğreterek en büyük nimetleri sağlayan Nimet Abla’mıza, bizler de birer nimet olarak dualarımızı ve Fatihalarımızı gönderelim. Hepimizin başı sağ olsun. Mekânı cennet olsun.