30 Ağustos Zafer Bayramı’nı kutlarken, tarihin derinliklerine, gizemlerine ve gerçeklerine doğru zihnimde bir yolculuğa çıktım.
Nice milletler gelip geçmiş, büyük devletler kurulmuş, medeniyetler ve kültürler doğmuş, gelişmiş ve zaman içerisinde tarih sahnesinden çekilip gitmiş. Suyun nehirde akışı gibi zaman da tarihin içerisinde, gün gün, yıl yıl ilerlemeye devam ediyor. Her geçen gün zaman ilerliyor; insanlık yeni bilgiler, yeni keşifler ve yeni medeniyetler ortaya koyuyor.
Fakat tarihe dikkatle baktığımızda önemli bir gerçeği görüyoruz: Devletler ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, ne kadar büyük bir medeniyet kurarlarsa kursunlar; ilimde, sanatta ve teknolojide ne kadar ilerlerlerse ilerlesinler, bir gün tarih sahnesinden çekiliyorlar. Zamanın akışı içerisinde âdeta buharlaşıp yok oluyorlar.
Geride ise isimleri, eserleri, kültürleri, ilimleri ve teknolojileri kalıyor. Onların ardından gelen milletler, önceki medeniyetlerden devraldıkları birikimleri kendi kültürleriyle harmanlayarak yeni medeniyetler inşa ediyor ve insanlığa yeni değerler kazandırıyorlar.
Bu hengâmede devletler birbirleriyle savaşmış, birbirlerini yok etmek için mücadele etmiş, büyük savaşlar yaşanmış. Böylece tarih, bir medeniyetin yükselişiyle diğerinin gerileyişi arasında akıp gitmiş.
Bizim Tarihimizde de Aynı Döngüyü Görüyoruz
Sonra kendi tarihimize baktım.
Daha tarihin ilk sahnelerinde Orta Asya steplerinde devletler kurmuş, töreler ve gelenekler meydana getirmişiz. Bilhassa Çinlilerle amansız mücadelelere girerek büyük devletler ve imparatorluklar kurmuşuz. Kimi zaman yıkılmış, kimi zaman yeniden ayağa kalkmışız. Bir devlet yıkılmış, ardından başka bir devlet kurulmuş.
İslam’la şereflenmemizle birlikte tarihimizde yeni bir dönem başlamış, rotamızı batıya çevirmişiz. İlim, irfan ve medeniyet yolunda büyük mesafeler kat etmişiz. Haçlı seferleriyle mücadele etmiş, Anadolu’da, Mezopotamya’da, Mısır’da ve Ortadoğu’da büyük devletler kurmuşuz.
Karahanlılar, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar… Bunların her biri kendi döneminin büyük siyasi ve medeniyet merkezleri olmuş.
Fakat onlar da tarih kanunundan kurtulamamış. Birer birer yıkılmış ve tarih sahnesinden çekilmişler.
Bununla birlikte geride büyük bir miras bırakmışlar.
Şanlı destanlar yazılmış. Malazgirt, Otlukbeli, Mercidabık, Ridaniye, Mohaç, Çanakkale, Kûtü’l-Amâre ve nihayet Millî Mücadele…
Ve 30 Ağustos Zaferi…
Bu tarih yazılırken kalemler kimi zaman süngüye, mürekkep ise kana dönüşmüş. Fakat bütün bu mücadelelerin sonunda bir milletin istiklâl iradesi tarihe altın harflerle yazılmış.
Peki Bugün Neredeyiz?
Bugün İslam dünyasına baktığımızda geçmişteki ihtişamın, gücün ve medeniyet birikiminin çok gerisinde olduğumuzu görüyoruz.
İslam âlemi parçalanmış, birbirinden uzaklaşmış; milyonlarca insan zulüm, savaş, yoksulluk ve cehalet içerisinde hayat mücadelesi veriyor.
Oysa geçmişte dünyanın büyük bir kısmı cehaletin karanlığında yaşarken, İslam dünyası ilim ve irfanda insanlığın öncüsüydü.
Bağdat, Şam, Kahire, Buhara, Semerkant, Kurtuba…
Kütüphaneler, medreseler, rasathaneler ve ilim merkezleriyle İslam medeniyeti dünyaya ışık saçıyordu.
Bugün ise o medeniyetin çocukları olarak kendimize şu soruyu soruyoruz:
İslam dünyası yeniden nasıl ayağa kalkacak? Bu hâlimiz ne zamana kadar devam edecek?
Tarih Bitti mi?
Hayır!
Tarih bitmedi.
Belki bir dönem kapandı. Fakat her kapanan dönem, başka bir başlangıcın habercisi olabilir.
Tarihin bize öğrettiği en önemli gerçeklerden biri şudur: Hiçbir hâl sonsuza kadar devam etmez.
Bir zamanlar Selçuklu Devleti’nin zayıfladığı, Anadolu’nun büyük sıkıntılar yaşadığı dönemler vardı. Moğol istilası büyük bir yıkım meydana getirmiş, şehirler harap olmuş, kütüphaneler yakılmış, ilim merkezleri dağıtılmış, insanlar büyük bir çaresizliğe sürüklenmişti.
Bugünkü gibi Müslümanların parçalandığı, büyük bir siyasi ve sosyal buhranın yaşandığı bir dönemdi.
Fakat tarih orada bitmedi.
Yeni bir dönem başladı.
O günlerde bir çadırın, küçük bir obanın ve mütevazı bir beyliğin Osmanlı Devleti’nin dünyanın en büyük devletlerinden biri hâline geleceğini kim bilebilirdi?
İstanbul’un fethedileceğini, Osmanlı’nın üç kıtada hüküm süreceğini kim hayal edebilirdi?
Belki o gün bunu söyleyenlere,
“Hayal görüyorsun.”
denilebilirdi.
Ama tarih, hayal denilen nice şeyin gerçekleştiğine şahit oldu.
Devran Döner
Osmanlı tarihinden çok güzel bir söz aktarılır. Kıbrıs’ın fethinden sonra Osmanlı Devleti’ne yönelik bir tehdit karşısında söylenen bu söz, tarihin değişken tabiatını anlatması bakımından oldukça anlamlıdır:
“Siz bizim kolumuzu kestiniz; biz de sizin sakalınızı kestik. Kesilen kol yerine gelmez ama kesilen sakal daha gür çıkar.”
Tarih boyunca nice devletler yükseldi, nice devletler yıkıldı. Nice milletler dünyanın hâkimi oldu, sonra onların yerini başka milletler aldı.
Bugün dünyanın hâkimi görünen güçler de tarihin bu kanunundan muaf değildir.
Ne Amerika, ne Çin, ne başka bir güç, bugünkü hâlinin sonsuza kadar devam edeceğini garanti edebilir.
Çünkü devran döner.
Yeter ki milletler kendilerini yenileyebilsin, birliklerini sağlayabilsin, ilme ve irfana yeniden yönelebilsin.
“Şüphesiz Allah’ın yardımı yakındır.”
Kur’an’ın müjdesiyle bugün içinde bulunduğumuz şartlar bizi aldatmamalı.
Bugünün güç dengeleri, yarının da aynı şekilde devam edeceği anlamına gelmez.
Belki de tarihin bittiğini düşündüğümüz yerde yeni bir başlangıç gizlidir.
Yeni Başlangıç Nereden Olacak?
Ancak bunun gerçekleşmesi için sadece geçmişle övünmek yetmez.
Geçmişimiz bizim için bir gurur vesilesi olduğu kadar bir sorumluluktur.
Selçuklularla, Osmanlılarla, Malazgirt’le, Çanakkale’yle ve 30 Ağustos’la övünüyorsak onların bize bıraktığı emaneti de taşımak zorundayız.
İlimde, ahlakta, adalette, çalışkanlıkta, kardeşlikte ve kullukta yeniden dirilmek zorundayız.
Önce kendimizi düzeltmeliyiz.
İşimizi en güzel şekilde yapmalıyız. Mesleğimizi hakkıyla icra etmeliyiz. Üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeliyiz. Birbirimize güvenmeli, birbirimizi desteklemeli ve ümmetin parçalanmışlığını sona erdirecek bir kardeşlik anlayışını yeniden inşa etmeliyiz.
Çünkü büyük değişimler, önce insanın kendi dünyasında başlar.
Tarih bize şunu söylüyor:
Hiçbir karanlık ebedî değildir.
Hiçbir güç sonsuz değildir.
Hiçbir devlet ve medeniyet değişmez değildir.
Ve hiçbir millet, yeniden ayağa kalkma iradesini kaybetmediği müddetçe tarihinin sonunu yazmış değildir.
Belki bugün tarihin en zor sayfalarından birini yaşıyoruz.
Ama unutmayalım:
Bazen tarih, bittiği zannedilen yerde yeniden başlar.
Belki de bizim için yeni bir başlangıcın eşiğindeyiz.
Yeter ki üzerimize düşeni yapalım.
Çalışalım, üretelim, okuyalım, düşünelim, ilme sarılalım, kardeşliğimizi güçlendirelim ve en önemlisi Rabbimize karşı kulluk vazifemizi hakkıyla yerine getirelim.
Çünkü tarih sadece bekleyenlerin değil, sorumluluğunu yerine getirenlerin yürüyüşüdür.
Ve biz inanıyoruz ki:
Tarih bittiği yerden yeniden başlayabilir.