Bundan önceki yazımı şöyle bitirmiştim:
“Bu davranış, bu düşünce, bu tahammülsüzlük ile bir arada, barış ve huzur içinde yaşamak mümkün değildir; kendi varlık, huzur ve çıkarını, başkasının yokluk, huzursuzluk ve zararında arayanlar er veya geç hüsrana uğrayacaklardır; öteden beri böyle olmuştur”.
Bir konuşmamda birlik ve beraberlik kelimelerine farklı anlamlar yüklemiştim; bir ülkede yaşayan müminlerin beklenen sosyal ilişkilerine, din kardeşliğine “birlik”; inancı, dünya görüşü, hayat tarzı, temel düşüncesi farklı olanlar arasında umulan sosyal (yurttaşlık) ilişkisine de “beraberlik” demiştim.
Bir ülkede yaşayan ve İslam’a iman etmiş olan fertlere ve gruplara baktığımızda bunlar arasında da olması gereken birliğin mevcut olmadığını görüyoruz. Birlik olsa, mezhep, meşrep, yorum, ırk, ana dili gibi farklılıklar toplumu bölmez, farklı yorumlarıyla aynı dine iman etmiş olan gruplar birbirini kardeş bilirler, değer ölçütü de ahlak ve eser olurdu. Adı İslam ülkesi olan topraklarda yaşayan Müslümanlar sayısız karşıt gruplara ayrılmış durumdalar. Bu gruplar arasındaki ilişkiler ise kardeşlerin birliği ve bütünlüğü değil, gruplar arasında rekabet, ayrımcılık, hatta çatışma ve kavga şeklinde cereyan ediyor.
“Müminler arasında birlik nasıl oluşacak?” sorusunun cevabını bir başka yazıya bırakalım ve burada beraberliği ele alalım.
Türkiye’de yalnızca dini bütün Müslümanlar yaşamıyorlar; başka dinlere mensup olanlar, dinsizler, farklı ideolojilere angaje olmuşlar, Müslüman oldukları halde ibadetleri aksatanlar ve çeşitli günahları işleyenler... de yaşıyorlar. Bu gruplar arasında -aynı dine mensup olanların ilişkisi olan- birlik oluşmasa da aynı ülkede barış, huzur, olabildiğince dayanışma, ortak düşünce, değer ve ihtiyaçlar çerçevesinde yardımlaşma manasında “beraberlik” olmalıdır, ama nasıl olacak?
“Halihazırda bu manada bir beraberlik var mıdır?” sorusuna benim cevabım “Hayır”dır.