1960’lı yıllarda Kadıköy Kızıltoprak’ta oturuyorduk. Fenerbahçe Stadyumu da bize yakın bir yerde yeniden inşa ediliyordu (1965’te eskisi yıkıldı, 18 yıl süren inşa 1982’de tamamlanıp hizmete açıldı). Rahmetli babam uzun yıllar sıcak demircilik yaptıktan sonra kendisini emekli etmişti. İstediği zaman annemle gelir bizde kalırlardı. Gezip görmeyi çok severdi ve kilometrelerce yolu yürür, İstanbul’u görüp tanımaya çalışır, akşam da yemekten sonra çay içerken (Çorum’a Erzurum’dan göçmüş olduğu için kıtlama çayı çokça içerdi) bize gördüklerini anlatırdı.
Bu arada stadyum inşaatına uğrar, çalışmaları seyreder, akşam şöyle dertlenirdi: “Oğlum, bir oyun yeri için bu kadar büyük inşaya, bu kadar masrafa yazık değil mi, bu para ile neler neler yapılabilir…”
Uzun zaman yalnızca dinledim, sonra bir gün dedim ki: “Babacığım, burada futbol maçları yapılıyor, bu maçları çoğu genç binlerce kişi seyrediyor, maç öncesi ve sonrasında da bunu konuşuyor, tartışıyor, yorumlar, tahminler tenkitler yapıyorlar. Şimdi düşünelim, bu spor ve maç olmasa bu kadar genç nerelerde vakit geçirecek ve neyi konuşacaklar! Ne yazık ki, bizim bir ikamemiz yok, yerine o gençleri (evet o gençleri) kendine çekecek bir başka çaremiz yok. Oturmuşuz, kendi dünyamız, kendi ufkumuz, kendi zevklerimize uygun çareler üretiyor ve gençleri bunlara davet ediyoruz.
Nasıl bir davet?
O gençlere ulaşmayan bir davet.
O gençlere hitap etmeyen çareler!
Böyle olunca bugünün dünyasında eğer spor ve özellikle futbol olmasa büyük yüzde ile o gençler bize göre ayıp ve günah şeyler yapabilecek, bunun için bir araya gelecek, bunu konuşacak ve gittikçe daha derinlere batacaklardır, peki hangisi iyi babacığım?
Düşündü ve “Haklısın” dedi.
Elin oğlu (başka inanç, ideoloji ve hayat tarzı sahipleri) gençleri kendi âlemlerine çekebilmek için spor kulüplerinin gençlik kuruluşlarına sızmaya çalışıyorlarmış.