Eskiler, insan nisyan (unutma) ile malûldür (özürlüdür) demiş. İnsanî bir haldir unutmak. Her insan yanılabilir de unutabilir de.
Hatırlamamız, unutmamamız; sevgi ve ilgimizle orantılıdır. Gönlümüzde neyi yaşatıyorsak, aklımızda olan odur. Önemsediğimiz ve öncelediğimiz şeyi unutmayız. Onunla yatar onunla kalkarız.
Hayat, bize ikram ve emanet edilmiş sınırlı ama pek değerli bir sermayedir. Bu sermayeyi çok önemli alanlarda harcayarak büyük bir kazanca da dönüştürebiliriz, her gün önümüzde bulduğumuz gündelik problemlerin anaforunda tüketerek israf da edebiliriz. Malesef, insanların çoğu, hatırlanmaya bile değer olmayan konuları bir numaralı gündemleri kıldıkları için hayatlarını ziyan etmektedir.
Göremediğimiz şudur: İnsanlar, kendi hayatlarına, gündelik rutin konuları dışındaki ana gündemleri de kendileri dayatıyor. O nedenle insanlar hayatlarını farklı ana gündemlerin ardında koşturarak geçirir. Oysa insanı yaratan ve onun ana gündemini belirleyen âlemlerin Rabb’idir.
Yazık ki insan; özlemlerini, arzularını, ihtiraslarını, çıkarını, rahatını, işini servetini, şöhretini, şehvetini, küçücük hesaplarını hayatının bir numaralı gündemi yapıyor; kendisini ve bütün varlık âlemini yoktan var eden Rabb’ini, onun hayat ve huzur saçan gündemini/kitabını umursamıyor, hatta yok sayabiliyor. Aman Allah’ım! Bu nasıl bir savruluş?
İşte âlemlerin Rabb’nin biz kulları için belirlediği bir numaralı gündem:
“Ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım.” (51.Zariyat>56)
Demek ki cinler ve insanlar Allah’a kulluk dışında bir amaç için yaratılmamıştır. İnsanın yaratılış amacı Allah’a kulluktur. Yemek, eğlenmek, para kazanmak, üretim yapmak… değildir.
Bu; yemeyeceğiz, eğlenmeyeceğiz, fabrika işletmeyeceğiz, tarlada çalışmayacağız, tertemiz ve sımsıcak yerleşim alanları kurmayacağız, çevreyi temiz tutmayacağız demek değildir. İnsan yeryüzünün tek sorumlusudur. Söz konusu işleri büyük bir duyarlılıkla ve sorumluluk duygusuyla yerine getirecek ama bu işleri yaratılışının amacıymış gibi görmeyecek.
Yaratılışının amacı, insanların hayrına yatırım ve üretim yaparak Allah’ın rızasını kazanmaktır.
Kulluğu; sadece namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, hacca gitmekten ibaret gören yanlış ama çok yaygın bir anlayış var. Halbuki kalbi Rabb’iyle çarpan bir insanın, namaz kılması gibi; bir yetimin başını okşaması, bir kimsesizin zilini çalması, yeryüzünü kirletmemeye özen göstermesi, sınıfta ders anlatması, laboratuvarda deney yapması, öfkesini dizginlemesi, ”yaşayan Kur’an” olabilmeye çalışması da kulluğunun şanındandır.
İnsanın biricik görevi, Rabb’iyle asla kalbî teması kesmeden hayat yolculuğunu tamamlamaya çalışmasıdır. Düşünebiliyor musunuz? Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır diyebilen insan; kendisini yaratanı, yedireni, içireni, uyutanı, uyandıranı, yaşatanı, her şeyini boçlu olduğu Rabb’ini hatırlamıyor, unutabiliyor, hatta yok sayabiliyor. Böyle bir kayıtsızlık, böyle bir nankörlük olabilir mi? Hadi diyelim, dünyada dili dönüyor, gözü görüyor; kendine yettiğini, kimseye muhtaç olmadığını düşünüyor. Ya ölüm sonrası başlayacak büyük yolculukta hangi kapıya sığınacak? Hiç düşünmez mi?
Bakın, Yaradan, kendisini unutarak yaşayan bu kullarına nasıl sesleniyor?
“…Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onları unuttu…” (9.Tövbe>67)
Allah unutmayacağına göre, kendisini umursamadan yaşayan kullarını merhametinden, mağfiretinden, korumasından mahrum bırakacak demektir. Bundan daha büyük bir hüsran olabilir mi?Dünyanın bütün imkanları elinizde ve emrinizde olsa neye yarar? Allah’ın desteğini çektiği bir insanı, kim emniyete alabilir?
Bir insan, ne oluyor da her şeyini borçlu olduğu Rabb’ine soğuk kalabiliyor, kendi eliyle kendini uçuruma sürükleyebiliyor?Evrenin ve hayatın çarklarının ancak Allah’ın sonsuz kudretiyle dönebileceğini; küçük bir yüz felci sonunda dilinin dönmeyeceğini, göz kapaklarının kalkıp inmeyeceğini görmüyor mu?Görüyor, görüyor ama yine de görmezden gelmekte diretiyor.
Bakın, Rabb’imiz insanın bu hadsizliğini nasıl ölümsüzleştirmiş?
“İnsan Rabb’ine karşı gerçekten de çok nankördür.” (100.Adiyat>6)
Allah’ı çok hatırlayarak, ona sımsıkı tutunarak yaşayanlar kazanacak; unutarak, minnetsiz ve kayıtsız kalarak yaşayanlar kaybedecektir. Kulun, Rabb’ini hatırlaması sadece dilinde ve kalbinde değil, bütün hayat faaliyetlerinde olmalıdır. Eli harama uzanırken Rabb’ni hatırlayıp hemen elini indiren, ne yiğit, ne onurlu bir kuldur!
“Siz beni anın/hatırlayın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.”
2.Bakara>152)
“Ey iman edenler! …Allah’ı çok hatırlayın ki kurtulasınız.” (8.Enfal>45)
“...Allah’ı çok hatırlayın! Umulur ki kurtulursunuz.” (62.Cuma>10)
Bu hayat kaynağı çağrılara kulak kesilerek yaşayalım ki imanımız, umudumuz, öz güvenimiz pekişsin.
Varlık âleminin her karesi, bize Allah’ı, onun sonsuz kudretini hatırlatan mucizelerle doludur. Uçak dağın tepesine çakılırken, gemi karanlık sulara gömülürken elbette her insan Allah’ı hatırlar.? Marifet, her durumda Allah’la beraber olabilmektedir. Gözler vardır, bir sivrisineğin incecik iğnesinde, bir menekşenin yaprağında Allah’ı görür; gözler vardır, dünyanın en güzel manzarasını saatlarce ve hayranlıkla seyreder ama aklına Allah gelmez.
”…Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar; gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Hayvanlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gafillerin ta kendileridir bunlar.” (7.Araf>179)
Hay Rabb’im, vahyini okudukça sana ve Kur’an’ına imanım güçleniyor. Vahyin hakikati ile insanın hakikati, en küçük bir değişikliğe uğramadan,1500 yıldır, nasıl bu kadar güçlü örtüşerek sürüp gelmiş?
Hayatlarını vahyin aydınlığı ile buluşturarak ve Rab’lerinin rızasını gözeterek yaşayanlar iyilik kervanının kazananları; Allahı ve Kur’an’ı unutup heva ve heveslerinin, azgınlık ve sapkınlıklarının peşinden sürüklenenler de kötülük kervanının kaybedenleri olmaya devam edecektir.
Gaflet çok tehlikeli bir hastalıktır. İnsana Rabb’ini ve hayat vadeden vahyini unutturup onu şeytanın ve nefsinin peşine takar. Müminin gaflet içindeki yılları kayıp yıllarıdır. Bu sebeple mümin keskin bir dikkat ve duyarlılıkla yaşamalı.
Ne hazin! Şair, Rabb’inden habersiz, gaflet içinde geçirdiği otuz yılına ağlıyor.
Tam otuz 30 yıl saatim işlemiş, ben durmuşum;
Gökyüzünden habersiz. uçurtma uçurmuşum…
Bir insan, nimetlerinden yararlanırken Rabb’ini hatırlamamasından duyduğu derin pişmanlığı ve mahcubiyeti tövbe kıvamında ancak bu kadar güzel anlatabilir.
Göz kaptırdığım renkten, kulak verdiğim sesten,
Affet, senden habersiz aldığım her nefesten!
Kalpleri Rablerine duydukları sevgiyle çarpan insanlar, baktıkları renkte, duydukları seste, aldıkları nefeste bile sevgilileriyle buluşabilirler.
Rabb’im, seninle yemek, seninle içmek, seninle yürümek, seninle dinlenmek, seninle uyumak, seninle uyanmak, seninle ağlamak, seninle gülmek, seninle düşünmek, seninle yazmak, hep seninle yaşamak, seninle olmak, seninle ölmek ne büyük bahtiyarlık!
Elimizi bırakma!
18 Eylül 2026