Civciv neyse, anne tavuk; kuzu neyse, anne koyun da odur. İkisi de aynı içgüdüsel ve genetik kodlara sahiptir. Oysa kundaktaki bebek, annesi değildir. Sınıftaki öğrenci, hocası değildir. İnsan gelişerek yaşar. Yeryüzünün akıl,
İrade, vicdan ve fıtratla donatılan; yaşarken
Kendisini çoğaltan geliştiren, dönüştüren, olgunlaştıran tek varlığıdır insan. Bu yönüyle saygıyı ve saygınlığı en çok hak etmesi gereken de insandır.
“Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen./
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen."
Hoşça bak kendine, âlemin özüsün sen. /
Varlıkların gözbebeği olan insansın sen.
Allah insanı en seçkin ve saygın varlık kılmıştır. İnsan bu konumuna yakışan bir duyarlılıkla, izzet ve onurunu koruyarak, varlığını ciddiye alarak, kendine saygı duyarak yaşamalı, değerine değer katmalı, sürekli kendini geliştirmeyi ve yüceltmeyi bilmeli; çirkefleşerek, hoyratlaşarak, sıradanlaşarak kendi eliyle kendi değerini düşürmemeli.
“İki günü birbirine eşit olan zarardadır.” diyen bir peygamberin izinde yürüyen insan yerinde sayamaz. Daha da onur kırıcı olan, gerilere sürüklenemez.
Gerçek mümin, gerçek insan arı duru akan, aktıkça debisi yükselen bir ırmağı andırır. Hayatın her alanında; kullukta, takvada, bilimde, sanatta, ahlakta, insani ilişkilerde… kendisini aşma ve geliştirme gayreti içindedir. Her yeni gününe, bir önceki gününden farklı renkler, sesler, lezzetler, boyutlar katarak yol almaya çalışır. Yunus ne güzel söylemiş:
“Her dem yeniden doğarız./Bizden kim usanası?”
Ne yazık ki bugün, gürül gürül akması gereken böyle bir hayat ırmağının çok uzağına savrulmuş durumdayız.
Hayatın her alanında âdeta kendimizi emekliye ayırmışız. Her günümüz, bir önceki gününümüzün gerisindedir. Bırakın geri gitmeyi, yerinde saymak, sıradanlaşmak, rutinleşmek bile yosun tutmaktır, bir tür ölümdür. Yaşamak nefes alıp vermek değildir, hayata değer katmaktır. Ömrümüz hayatı yeşerttiğimiz oranda uzar. Dolu dolu yaşanan bir gün, bomboş geçen bir yıldan daha uzun sayılır. İbni Sina’nın 1037’de 57 yaşında öldüğünü söyleriz ama bu 57 yıllık ömre o kadar çok değer yüklemiştir ki 989 yıldır aramızda dipdiri yaşamaktadır.
İnsanın bedeni,
elbiseleri, yaşarken nasıl kirlenir,
eskimeye yüz tutarsa; şahsiyeti,
insanlığı, zihnî birikimi, ahlakı,
imanı, kulluğu, yani manevi varlığı da öylesine kirlenir,
rutinleşir, değer kaybına uğrar. Kur’an “Ey iman edenler … iman edin.”,
Peygamberimiz “İmanınızı yenileyin.” buyurur.
İman edenleri, Rabb'imiz iman etmeye, peygamberimiz ise imanlarını yenilemeye çağırıyor. Bu, imanın pas tutabileceğini gösterir. Oysa bir insanın imanı, ahlakı, insanlığı en kıymetli sermayesidir.
İnsanı gerçek insan kılacak bu manevi donanımın, her an tazelenmesi, dipdiri tutulması en önemli görevdir.
İnsan bedeniyle değil, kalp olgunluğuyla, imanıyla insandır. Günümüz insanı bedenini besleyip donatmaya önem ve öncelik verdikçe iç zenginliğini kaybetmektedir.
Gelişerek yaşamak süreklilik gerektirir.
İnsanın ve toplumun değişmesi, dönüşmesi, gelişmesi bir süreç içinde gerçekleşir.
Dünü yok saymak, inkâr etmek çözüm değil, yıkımdır.
”Eskiyi unut, yeni yolu tut” diyen Hasan Ali Yücel yanılmıştır. Köksüz ağaç ayakta duramaz. Geçmiş; yüzyılların alın teri, tecrübesi, birikimi ve zenginliğidir.
Geçmişe sırt çevirmek hafızayı tamamen silmektir. Aynen bunun gibi, geçmişe takılıp kalmak da yerinde saymaktır. Aslolan dünü yeni zenginlik ve derinliklerle geliştirip geleceğe taşımak, yepyeni ufuklara doğru sürekli yelken açmaktır.
“Ne harabiyim, ne harabatiyim/Kökü mazide olan atiyim .” diyen Yahya Kemal böyle bir onurlu duruşu haykırmıştır.
Atomaltı parçacıklardan dev galaksilere kadar bütün yeryüzü ve evren, bağrında nice zenginlik ve derinlikleri saklayan, ortaya çıkarılmayı bekleyen gizli bir hazineyi andırır.
Allah bu saklı hazineyi, sadece insanın dikkatine ve keşfine açmıştır. İnsan baktıkça, inceledikçe, düşündükçe fark edecek, bu şekilde yüzde doksan beşi bilinmeyen evreni kıyamete kadar keşfetmeye devam edecektir. Kulluğun şanına yakışan düşünerek yaşamaktır. “Allah katında canlıların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.” (8>22)
Vahyin insanı, kabına sığmayan, hızını ve ışığını artırarak yol alan insandır. Namık Kemal, bizi böyle bir kulvarda yol almaya çağırır:
“Yüksel ki yerin bu yer değildir;
Dünyaya gelmek hüner değildir.”
İnsanın bilgi dağarcığını; yeni incelemelerle, yeni araştırma ve okumalarla geliştirmesi elbette çok önemli ve değerlidir ama tek başına yeterli değildir.
İnsanlaşmaya,
olgunlaşmaya,
erdeme, ahlaka,
güzel davranışa,
iyiliğe dönüşmeyen bilgi, insanın izzetini değil,
zilletini artırır. Peygamberler filozof değil,
insanlığın ve ahlakın önderleridir.
Bilmekle alim olunmaz. Yunus ne hoş şiirleştirmiş:
“İlim, ilim bilmektir./
İlim, kendin bilmektir./
Sen kendini bilmezsen,/
Ya nice okumaktır?”
Bilim çağında olduğumuzu iddia etmemiz yetmiyor.
İnsanlığımızı, insan olma bilincimizi güçlendirmeyen bilgi ilmi değil,
zulmü besler. Bir bilgi, bir medeniyet “…tek dişi kalmış canavar”a,
Hiroşima’ya düşen atom bombasına dönüşüyorsa o ne ilimdir ne de medeniyettir;
vahşettir, zulümdür, sömürüdür.
İnsanlık, dün, I.ve II.Dünya Savaşları sırasında mutsuzdu, bugün zulüm ve kötülüklerin kıskacında kıvranırken de mutsuzdur. Neden? Büyük emekler sonucu kazanılan bilgi ve birikimler iyiliğe, erdeme dönüşmüyor da ondan. Hz.Ayşe peygamberimizi anlatırken “O yaşayan Kur’an’dı.” diyor. Kur’an, kendilerine Tevrat’a göre yaşama sorumluluğu verilip de bu çağrıya uymayan,
kötülük ve zulüm kusarak yaşayan Yahudileri “kitap yüklü eşekler” olarak niteler. Sahibini arındırmayan bilgi de ibadet de boştur.
Varlığını geliştirmeyen, özünü yeşertmeyen kendisine de, hayata da yük olur. İnsan yük olmak için değil, yük almak, hayatı zenginleştirmek ve güzelleştirmek için yaratılmış şerefli ve saygın bir varlıktır.