Tanzimat”tan Günümüze Tamamlanamayan Bir Medeniyet Sentezinin Anatomisi
6. İslamcılık: Medeniyet Hafızasının Kurumsal Sentez Sorunu
Türkiye'nin kurucu anlam açığını anlamak için İslamcılığı da aynı eleştirel mesafeyle incelemek gerekir. İslamcılık, modernleşme sürecinde İslam'ın yalnızca bireysel inanç alanı değil, toplumsal ve siyasal düzen açısından da anlam taşıdığını savunan farklı akımları ifade etmiştir. Geç Osmanlı döneminde İslamî düşünce modern siyasal kavramlarla yeniden ilişkilendirilmeye başlanmış; demokrasi, anayasalılık, cumhuriyetçilik ve sosyalizm gibi modern kavramların İslamî mirasla ilişkisini tartışan düşünürler ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla İslamcılığı yalnızca “geçmişe dönüş” olarak görmek doğru değildir. Fakat burada da başka bir sorun ortaya çıkmıştır. İslamcı düşünce zaman zaman: ahlak → toplum → siyaset → devlet → medeniyet zincirini kurmaya çalışmış olsa da bunu modern bilim, hukuk, ekonomi, teknoloji ve çoğulcu siyasetle bütünleştiren kapsamlı ve kurumsal bir medeniyet modeline dönüştürmekte zorlanmıştır. Böylece iki ayrı eksiklik ortaya çıkmıştır: Seküler modernleşme: modern kurumları geliştirdi fakat medeniyet hafızasıyla ilişkisinde ciddi kopuşlar üretti. İslamcı düşünce: medeniyet hafızasını güçlü biçimde hatırlattı fakat modern kurumların tamamını kapsayan uygulanabilir bir sistem tasarımını yeterince geliştiremedi. Türkiye'nin ihtiyacı ise bu iki eksikliğin birbirini tamamlamasıdır. Bu nedenle yeni medeniyet projesi: Batı'nın reddi + geçmişin romantikleştirilmesi olmamalıdır. Aynı şekilde: geçmişin reddi + Batı'nın taklidi de olmamalıdır. Aranan şey: «Medeniyetlerarası eleştirel sentezdir.»
7. Devlet Aklının Aşırı Merkezileşmesi: Toplumun Kurucu Öznesinin Zayıflaması
Türkiye'nin modern tarihindeki ikinci büyük yapısal sorun devlet-toplum ilişkisidir. Devletin güçlü olması Türkiye'nin tarihsel koşullarında anlaşılabilir bir ihtiyaçtır. Fakat devletin güçlü olması ile toplumun zayıf olması aynı şey değildir. Kurucu medeniyet için: «Güçlü devlet + güçlü toplum» gereklidir. Türkiye'de ise dönem dönem: «Güçlü devlet + devlet karşısında zayıf toplumsal özne» modeli ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda yurttaş, siyasal özne olmaktan çok yönetilen nesneye dönüşebilmektedir. Tam burada Şeyleşme–Özneleşme Teorisi devreye girmektedir. Şeyleşme yalnızca ekonomik veya bürokratik bir olay değildir. Devletin toplumu sürekli olarak: düzenlenecek,- eğitilecek, yönlendirilecek, kontrol edilecek, mobilize edilecek bir nesne olarak görmesi de siyasal şeyleşmenin bir biçimi olabilir. Bu durumda toplum kendi geleceğinin üreticisi olmaktan uzaklaşır. Ve bunun sonucu: siyasal apati → kurumsal pasiflik → toplumsal sorumluluk kaybı → lider merkezlilik şeklinde ilerleyen bir döngü olabilir.
8. Bürokratik Akıl: Devletin Kurumsallaşması ile Kurumsal Donma Arasındaki Çizgi
Bürokrasi modern devletin vazgeçilmezidir. Sorun bürokrasi değildir. Sorun: «Bürokrasinin araç olmaktan çıkıp amaç hâline gelmesidir.» Bürokratik akıl; prosedürü, hiyerarşiyi, güvenliği, standartlaşmayı, devamlılığı korur. Fakat medeniyet: yaratıcılık, eleştiri, risk, yenilik, anlam üretimi ister. Dolayısıyla bürokratik düzen ile kurucu medeniyet arasında sürekli bir gerilim vardır. Bürokrasi kurucu fikri kuruma dönüştürür. Fakat aşırı bürokrasi kurumu fikrin yerine geçirir. Böylece: kurum amaç olmaktan çıkar, prosedür amaç hâline gelir.
Türkiye'de bu sorunun eğitimden üniversiteye, kamu yönetiminden ekonomik düzenlemelere kadar farklı alanlarda yeniden üretildiği söylenebilir. «Kurumlar kendilerini yenileme kapasitesini kaybettiklerinde bilgi üretme, eleştiri kabul etme ve çevresel değişime uyum sağlama yetenekleri azalır; kurumun varlığı kendi devamlılığını korumaya yönelir.» Bu durumda kurum medeniyet üretmez. Kendini üretir.
9. Akademi ve Üniversite: Bilgi Üretiminden Akademik Bürokrasiye
Türkiye'nin kurucu anlam açığının belki de en kritik alanı üniversitedir. Çünkü medeniyetin geleceğini belirleyecek kurumların başında üniversite gelir. Ancak üniversite yalnızca diploma üreten bir kurum değildir. Kurucu üniversite: «toplumun henüz sormadığı soruları soran kurumdur.» Türkiye'de üniversiteleşme niceliksel olarak genişlerken asıl soru niteliksel dönüşümün nasıl gerçekleştiğidir. Bu nedenle Türkiye'nin medeniyet kurucu kapasitesini artırması için üniversitenin yalnızca finansal veya fiziksel kapasitesini değil, epistemik özerkliğini ve entelektüel cesaretini güçlendirmesi gerekir. Bu noktada geç Osmanlı'dan itibaren bilginin ve akademik disiplinlerin siyasî mücadelelerle iç içe gelişmiş olması da öğreticidir. Örneğin tarih disiplininin kurumsallaşması dahi Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük arasındaki siyasal mücadelelerden bağımsız gelişmemiştir. Dolayısıyla Türkiye'de üniversitenin temel sorunu yalnızca “bilimsel kalite” değildir. Daha derin sorun: «Üniversitenin toplumun kurucu aklı olma kapasitesidir.»
10. Türkiye'nin Kronik Sorunu: Her Dönemin Bir Önceki Dönemi İptal Etmesi
Türkiye'nin medeniyet üretimindeki en büyük sorunlarından biri kurumsal ve düşünsel süreksizliktir. Bir dönem: «Osmanlı'yı reddeder.» Sonraki dönem: «Cumhuriyet'i reddeder.» Bir başka dönem: «Seküler modernleşmeyi reddeder.» Diğer dönem: «İslamcılığı reddeder.» Bir başka dönem: «Milliyetçiliği reddeder.» Sonuç: Türkiye her kuşakta yeniden başlangıç yapmaya çalışır. Bu, medeniyet inşası açısından son derece maliyetlidir. Çünkü medeniyet: «hafızanın birikimli olarak kurumsallaşmasıdır.» Bir toplum her kuşakta geçmişini yeniden tartışmak zorunda kalıyorsa enerjisinin önemli bir kısmını geleceği kurmak yerine geçmişle hesaplaşmaya harcıyor demektir. Bu nedenle Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir “sıfır noktası” değildir. Tam tersine «Sıfır noktası üretme alışkanlığının sona erdirilmesidir.»
11. Kurucu Anlam Açığının Beş Temel Nedeni
Bütün bu tarihsel analiz beş temel başlıkta yoğunlaştırılabilir.
1. Ontolojik parçalanma: Türkiye’nin nasıl bir insan ve toplum istediği konusunda farklı medeniyet tasavvurları arasında kalıcı sentez oluşmamıştır.
2. Epistemolojik bağımlılık: Türkiye önemli ölçüde bilgi üretmesine rağmen kendi tarihsel meselelerini açıklayan kapsamlı teorik çerçeveleri küresel ölçekte yeterince üretememiştir.
3. Siyasal özneleşme eksikliği: Toplum zaman zaman devlet ve lider merkezli siyasal yapıların nesnesi hâline gelmiş; yurttaşın kurucu kapasitesi yeterince kurumsallaşamamıştır.
4. Kurumsal süreksizlik: Kurumsal hafıza siyasal dönemlerle birlikte kesintiye uğrayabilmiş; her yeni dönem kendisini yeni bir başlangıç olarak tanımlamaya çalışmıştır.
5. Medeniyet sentezinin kurulamaması: Osmanlı mirası, İslam düşüncesi, Türk milliyetçiliği, Cumhuriyetçilik, modern bilim, demokrasi, hukuk, piyasa ekonomisi ve teknolojik modernlik arasında yeni bir sentez üretilememiştir.
Böylece Türkiye: çok sayıda parçaya sahip fakat bu parçaları tek bir gelecek fikrinde birleştirmekte zorlanan bir medeniyet birikimine sahip olmuştur.
12. Teşhisin En Sert Noktası: Türkiye Henüz Dünyayı Yeniden Tanımlayacak Teoriyi Üretememiştir
Burada makalenin en kritik iddiasına geliyoruz. Türkiye'nin modern tarihinin büyük bölümü: “Biz nasıl modernleşeceğiz?” sorusuyla geçti. Oysa kurucu aktörün sorması gereken soru: «“Biz insanlık için ne tür yeni bir düzen önerebiliriz?”» sorusudur. Birinci soru savunmacıdır. İkinci soru kurucudur. Birinci soru: açığı kapatır. İkinci soru: yeni alan açar. Türkiye'nin modernleşme tarihi büyük ölçüde açığı kapatma tarihi olmuştur: askerî açığı kapatma, teknolojik açığı kapatma, ekonomik açığı kapatma, hukuk açığını kapatma, eğitim açığını kapatma, demokratikleşme açığını kapatma. Fakat artık başka bir tarihsel aşamaya geçmek gerekmektedir: «Türkiye'nin kendi kurucu fazına geçmesi.» Bu aşamada soru artık: “Batı'ya ne kadar yakınız?” olmamalıdır. Aynı şekilde: “Geçmişimize ne kadar döndük?” de olmamalıdır. Asıl soru: «“Türkiye'nin kendi tarihsel birikiminden ve dünyanın bütün düşünsel mirasından hareketle geleceğe hangi yeni medeniyet fikrini önerebiliriz?”» olmalıdır.
13. Kurucu Anlam Açığından Kurucu Medeniyet Teorisine
Türkiye'nin problemi: güçsüzlük → güçlenme şeklinde tanımlanamaz. Daha doğru denklem şöyledir: Güç → anlam → bilgi → norm → kurum → düzen. Türkiye uzun süre ilk halkaya yatırım yaptı. Şimdi ikinci halkaya geçmek zorundadır. Çünkü: «Anlam üretmeyen güç, başkalarının ürettiği düzen içerisinde hareket eder.» «Norm üretmeyen devlet, başkalarının normlarına tepki verir.» «Bilgi üretmeyen toplum, başkalarının kavramlarıyla kendisini açıklar.» «Kurum üretmeyen fikir, kurucusunun ölümüyle zayıflar.» «Özne üretmeyen sistem ise kendi toplumunu yönetebilir fakat onu geleceğin kurucusu hâline getiremez.» Bu nedenle Türkiye'nin önündeki mesele yeni bir ideoloji üretmekten daha kapsamlıdır. İhtiyaç duyulan şey Kurucu Medeniyet Sentezi' dir. Bu sentez; Osmanlı'dan hafıza, İslam'dan anlam ve ahlak, Cumhuriyet'ten yurttaşlık ve egemenlik, Türk tarihinden siyasal özne ve devlet tecrübesi, modern bilimden yöntem, demokrasiden katılım ve denetim, hukuktan adalet ve sınır, teknolojiden üretim gücü, jeopolitikten stratejik kapasite almalı; fakat bunların hiçbirini olduğu gibi kopyalamamalıdır. Çünkü kurucu medeniyet: «mirasın tekrarı değil, mirasın geleceğe dönüştürülmesidir.»
SONUÇ: TÜRKİYE'NİN MEDENİYET KRİZİ, KİMLİK KRİZİNDEN DAHA DERİNDİR
Türkiye'nin temel problemi yalnızca kimlik problemi değildir. “Türk müyüz, Batılı mıyız, Doğulu muyuz, Müslüman mıyız, laik miyiz, modern miyiz?” gibi sorular önemli olmakla birlikte bunların hiçbiri tek başına medeniyet kurucu sorular değildir. Asıl soru şudur: «Türkiye bütün bu tarihsel kimlik ve tecrübeleri hangi yeni insan, toplum, hukuk, bilgi, ekonomi, siyaset ve dünya düzeni anlayışında birleştirecektir?» Türkiye bunu başaramadığı sürece siyasal tartışmalar büyük ölçüde geçmişin yeniden paylaşılması etrafında dönecektir. Bir kesim geçmişi sahiplenir. Diğeri reddeder. Bir kesim Batı'yı model alır. Diğeri Batı'ya karşı çıkar. Bir kesim Osmanlı'yı idealize eder. Diğeri Cumhuriyet'i savunur. Bir kesim devleti merkeze koyar. Diğeri toplumu. Fakat bütün bu tartışmaların üzerinde şu soru yeterince sorulmaz: «“Bütün bu tarihsel miraslardan hareketle gelecekte nasıl bir medeniyet kuracağız?”» Kurucu anlam açığının özü budur. Türkiye'nin artık geçmişler arasında seçim yapan değil, geçmişleri yeni bir gelecek içerisinde sentezleyen bir düşünceye ihtiyacı vardır. Bu nedenle Türkiye'nin medeniyet projesinin ilk büyük görevi yeni bir ideoloji bulmak değil : «Kendisini açıklayabileceği yeni bir epistemolojik ve ontolojik dil üretmektir.» İkinci büyük görev : «Bu dili siyasal ve hukuki normlara dönüştürmektir.» Üçüncü görev : «Normları kurumlaştırmaktır.» Dördüncü görev: «Kurumları bilim, teknoloji ve ekonomiyle desteklemektir.» Beşinci görev : «Bütün bunları bölgesel ve küresel ölçekte yeni bir düzen önerisine dönüştürmektir. » İşte bu noktada Türkiye'nin tarihsel hikâyesi “modernleşme” aşamasından “kurucu medeniyet” aşamasına geçecektir.