İnsanın en temel ve vazgeçilmez ihtiyacı, kendini ifade edebilmektir. Kimi kelimelere sığınır, kimi içindekini bir bakışla anlatır; bazılarıysa duygularını suskunluk içinde gizler. Fakat ifade biçimlerinin en rafinesi ve en evrenseli, sanattır. Sanat; ruhun isyanı, vicdanın sesi ve bazen sessizliğin en yüksek tınısıdır. Bazen bir fısıltı kadar zarif, bazen bir çığlık kadar sarsıcı olabilir.
Goethe’nin dediği gibi: “Konuşmak bir ihtiyaç olabilir, ama susmak bir sanattır.” Ne var ki, her suskunluk sanat değildir. Susmak bir korunma biçimi olsa da sonuçta sessiz bir kayboluştur. Asıl mesele, insanın ne zaman konuşması ne zaman susması gerektiğini fark edebilmesidir. Çünkü bazen susmak bir erdemdir, bazen ise bir zulme rıza göstermektir.
Bürokraside geçirdiğim uzun yıllar boyunca umutlara, hayal kırıklıklarına, baskıya ve başarıya tanıklık ettim. Ama en çok suskunluğa şahit oldum. Amirlerim ve arkadaşlarım tarafından “sus, kimseler duymasın” denildikçe sustum. Görev ciddiyetinin arkasına gizlenmiş, resmî ifadelerin satır aralarına sıkışmış, içime attığım suskunluk zamanla kök saldı; kimi zaman bir çınar gibi dimdik, kimi zaman bir deniz gibi dalgalı, kimi zaman da bir kuş gibi çırpınarak. Ülkemiz, bürokratlık yaptığım dönemde ne krizler görüp geçirdi; ancak hiçbir zaman bir yenisine tam anlamıyla hazırlıklı olamadı.
Bir bürokrat olarak rolümü yalnızca itaat etmek, taklit etmek ya da uyum sağlamakla sınırlamadım. Bürokrasi yalnızca emir-komuta zincirinden ibaret değildir; aynı zamanda üretkenlik, katkı ve topluma karşı sorumluluk bilincidir. Hedefim koltuğu doldurmak değil, anlam üretmekti. Ne yazık ki kariyer yolculuğumda üretmenin değil, susmanın ödüllendirildiğine defalarca şahit oldum. Öğrenilmiş çaresizlik şuydu: Kol kırılacaksa, yen içinde kalacaktı.
Atalarımız “söz gümüşse sükût altındır” derken, suskunluğu korkunun değil, hikmetin makamına koyuyordu. O söz, yerini ve zamanını bilmeyen konuşmayı değil; sözün değerini bilen bir susuşu yüceltiyordu. Bugün bizde yerleşen suskunluk ise çoğu zaman iradeden değil, endişeden besleniyor. Hakkı gözetmek için değil, bedel ödememek için susuyoruz. Bu suskunluk altın değil; tıpkı pas gibi insanı ve kurumları içten içe kemiren, hareketi durduran, değeri düşüren bir çürümedir.
İlkokulda bize öğretilen Mehmet Emin Yurdakul’un dizeleri, yıllarca içimde taşıdığım suskunluğun tercümanı oldu:
“Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et;
Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet,
Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.”
Yazmak benim için sadece bir anlatma ihtiyacı değil, bir direnme biçimi hâline geldi. Görülmeyeni göstermek, duyulmayanı fısıldamak, unutturulmak isteneni hatırlatmak için… Sustukça doğan sessizlik, sadece bireyi değil, toplumu da içten içe çürütüyor. Okura ulaşmak için en sahici yol yazmaktı; ben de yazmayı seçtim.
Bu satırlar, bir bürokratın anılarının ve sistem eleştirisinin ötesinde; bir vicdanın, bir belleğin, bir birikim ve deneyim yumağının dışavurumudur. Her cümle, bir masanın başında hafızaya atılan gerçeklerin, bir imzanın ardındaki titremelerin ve bir bakışın taşıdığı yorgunlukların izini taşır.
Kamu kurumlarında görev yapan pek çok kariyer memurlarının yaşadığı ortak duyguların, dillendiremedikleri sahnelerin bir toplamıdır bu. Çünkü bazen yazmak, insanın kendisine borçlu olduğu en hakiki konuşmadır. Ve bazı sözler, yıllarca içimizde bekler; zamanı geldiğinde bir çınar gibi gürler, bir deniz gibi kabarır, bir kuş gibi kanatlanır.
Kendini yönetebilen bir insan, yalnızca kendi hayatını değil; bir toplumu ve geleceği de yönetebilir.
Ali Akça
aliakca2009@hotmail.com