Altın Uçtu, Yastık Altı Şahlandı
MAKALE
Paylaş
29.01.2026 22:15
105 okunma
Ali Akça

“Eğer bir ons altına sonsuza dek sahip olursanız,

sonunda yine sadece bir ons altına sahip olursunuz.”

Warren Buffett

Son yıllarda yalnızca değer kazanmıyor; adeta yeni bir kimliğe bürünüyor. Grafiklerdeki sert tırmanış, kuyumcu vitrinlerindeki kalabalıklar, merkez bankalarının art arda gelen alımları aynı gerçeği işaret ediyor: Dünya huzursuz, para yorgun, güven yeniden altına dönüyor. Altın geçmişte de yükseldi. Ancak bugünkü artış hem hızı hem de ulaştığı seviyeler itibarıyla önceki tüm sıçramaların önüne geçmiş durumda.

Bu yükselişin ülkemizde çok özel bir karşılığı var. Milyonlarca hanede tutulan yastık altı altın, son artışlarla birlikte ciddi bir servet etkisi yarattı. Bu yalnızca birikimlerin kâğıt üzerindeki büyümesi değil; aynı zamanda akıllı kullanılacak güçlü bir ekonomik potansiyel. Çünkü yastık altındaki altın, sadece saklanan bir değer değil; zamanı geldiğinde hayata katkı sunan bir güç. Ev alımı, otomotiv pazarı, ticarete, borç kapatmaya, çocukların geleceğine destek çıkan bir kaynak. Altın yükseldikçe bu değer, reel ekonomiye dönme eğilimi gösterir. Her gram, doğru iklim oluştuğunda piyasaya kan taşıyabilecek bir damar gibidir.

Devlet cephesinde de altın sessiz ama etkili çalışır. Merkez Bankası’nın son dönemde altın alımları sayesinde yaklaşık 6 milyar dolarlık bir değer artışı ve kâr oluştuğu ifade ediliyor. Bu iki yönlü bir kazanım demek: Rezerv kompozisyonu güçlenirken Merkez Bankası kâr edip Hazine’ye devreder. Böylece bütçe imkânları genişler. Altının yükselişi, bu yönüyle yalnızca yatırımcının değil, kamunun da elini rahatlatan bir unsur hâline gelir.

Fakat tam bu noktada rahatsız edici bir soru beliriyor: Altın yükseliyor, yastık altı büyüyor, Merkez Bankası kazanıyor…Peki toprağın altından çıkan altın kime çalışıyor?

Türkiye önemli altın rezervlerine sahip olmasına rağmen, üretimin büyük bölümü yabancı ya da yabancı ortaklı şirketler eliyle yapılıyor. Tonlarca altın çıkarılıyor, rafine ediliyor ve büyük ölçüde ülke dışına gidiyor. Halk dilinde bu tablo tek cümleye sığıyor: “Kırk ton çıkarılıyor, bize bir tonu kalıyor.” Zekât oranı gibi bir şey. Devlet pay alıyor; ruhsat, vergi, devlet hakkı… Ancak ortaya çıkan toplam değerle kıyaslandığında bu pay, kamu vicdanını tatmin etmekte zorlanıyor.

Ülkede binlerce inşaat firması varken, altın çıkaran yerli şirket sayısının sınırlı olması da bu tablonun önemli bir parçası. Çünkü inşaat hızlıdır, altın yavaştır. İnşaat öngörülebilirdir, altın belirsizdir. Altın madenciliği yıllar süren arama faaliyetleri, büyük sermaye ve ileri teknoloji ister. Yüzlerce girişimden belki biri gerçek bir madene dönüşür. Yerli sermaye çoğu zaman kısa yolu seçer; uzun ve sisli yolu küresel sermaye yürür.

Bu tablo karşısında insanın aklına doğal olarak şu soru geliyor: Devlet kendi altınını neden çıkarmıyor? İzni kimler alıyor, ne kadarı sonra el değiştiriyor?

Bor madenlerinde olduğu gibi altında da güçlü ve yaygın bir kamu üretim modeli bulunmuyor. Devlet daha çok ruhsat veren, denetleyen ve pay alan konumda. Oysa altın yalnızca piyasanın değil, güvenlik stratejisinin de konusudur. Rezerv yönetimi, cari denge, finansal güvenlik ve jeopolitik dayanıklılık başlıklarının tam merkezinde durur.

Ancak bütün bu tartışmaların üzerinde daha ağır bir soru var: Nasıl çıkarılıyor?

Çünkü mesele sadece kimin kazandığı değil, neyin kaybedildiğidir. Vahşi madencilik uygulamaları, siyanürlü işlemler, orman tahribatı, su havzalarının zedelenmesi… Uşak’tan yükselen su endişeleri bu tartışmanın sembollerinden yalnızca biri. Eğer toprağın altındaki değeri çıkarırken üstündeki hayatı eksiltiyorsak, geriye kalan zenginlik değil, yoksunluktur.

Altın çıkarılabilir. Hem de bu vatana zarar vermeden. Bilimsel yöntemlerle, sıkı ve şeffaf denetimle, yerli payı ve kamu yararı güçlendirilerek… Asıl mesele, altını sadece fiyat olarak mı gördüğümüz, yoksa bir emanet olarak mı?

Altın yükseliyor. Yastık altı şahlanıyor. Rezervler güçleniyor.

Yöneticilerimizin bir zamanlar “Altın almayın, yastık altı ölü yatırım” sözüne inanmayıp altın alanlar sanırım coşmuştur. Daha da geriye gidersek; “Döviz almayın, eliniz yanar” diye toplumu uyaran o öngörüsüz ekonomi yöneticileri, bugün bu tabloyu nasıl izliyor acaba?

Altın yükselirken kazananlar ortada. Peki altın yükselirken kaybedenler ve kaybettiklerimiz kaybedenler yok mu, elbette var.

Kaç yılın alım gücü eridi? Kaç maaş, kaç emek, kaç birikim bu yükselişi uzaktan seyretmekle yetindi? Hangimiz artık bir yakınımıza düğününde çeyrek yahut bir gram altın takamadığımız için üzgünüz? En önemlisi… Altın değer kazanırken, biz hangi değerlerimizi sessizce yitirdik?

Dostlukla,

Ali Akça

aliakca2009@hotmail.com

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Ali Akça
YAZARIN ÖZGEÇMİŞİ

Ali AKÇA, Uludağ İşletme Fakültesi'nden 1982 yılında mezun oldu. Fransa'nın Montpellier kentinde, Paul Valéry Universitési'nde 1982-84 yılları arasında dil eğitimi için bulundu ve muhtelif araştırmalar yaptı. 1984-1986 yıllarında yedek subay olarak askerliğini tamamladı. Fransa'nın Rouen Universitési'nde 1992-94 yıllarında İşletme Yüksek Lisansını tamamladı. Hazine Bakanlığı’nda 38 yıl çalışıp 2023 yılında emekli oldu. Şiir ve deneme yazıları yazmaktadır.

 

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya