Bu toprakların jeopolitiği denildiğinde Afro-Avrasya'nın jeopolitiği akla gelir ki; İpek ve Baharat Yolu’nun ana güzergâhı demek olan Üç Kıta, Dört Kapı ve Yedi Denizi ifade eder. Kısaca jeopolitik, en başta coğrafya demektir ki; kavimler ve milletler demektir, onların tarihleri demektir, inançları ve kültürleri demektir, medeniyetleri demektir, savaşları ve de barışları demektir. Bu tarihî, coğrafi ve de medenî akışa ve oluşa baktığımızda; Üç Kıtayı, Dört Kapıyı ve de Yedi Denizin bütünlüğünü rahatlıkla görebilmekteyiz.
Üç Kıta ve Dört Kapı Analizi
Üç kıtaya baktığımızda; doğudan batıya ve kuzeyden güneye doğru sarkan bir jeopolitiktir ki birincisi Asya kıtasıdır, ikincisi Avrupa kıtasıdır ve üçüncüsü de Hicaz ve Afrika kıtasıdır.
Dört kapının birinci ve altın gerdanlığını; üç tarafı denizlerle çevrili Anadolu Yarımadası teşkil eder ki en başta Karadeniz, Ege ve Akdeniz’i hinterlandı ile içine alan ve akışı ve oluşu itibarıyla Kafkaslar ve Balkanlar’dan başlayarak Filistin’e, Basra’ya ve Hicaz’a kadar uzanan tüm Mezopotamya’yı kapsar ki bizler bu jeopolitik coğrafyaya Büyük Anadolu Coğrafyası demekteyiz. Türkiye’nin bu jeopolitiği; aynı zamanda Asya kıtasının en stratejik coğrafyalarına konumlanmış tüm Turani kavim devletlerinin kadim coğrafyalarına kadar uzanır.
İkinci kapısını İran coğrafyası teşkil eder ki; Hazar Denizi ve Basra Körfezi'ni içine alan, Hürmüz Boğazı ile Hint Körfezi dâhil Hint alt kıtası ile birlikte Asya’ya açılan çok büyük bir yol ve göç güzergâhını kapsar.
Üçüncü kapısını da Mısır coğrafyası teşkil eder ki; en başta Süveyş Kanalı olmak üzere Kızıldeniz, Afrika Boynuzu ve Doğu Akdeniz’i içine alan, Şimali Afrika olan Cebelitarık Boğazı’na ve ekvator güzergâhına kadar uzanan tüm demografik alanları kapsayan muazzam bir coğrafyadır.
Dördüncüsünü de Hicaz ve Körfez'in jeopolitiği teşkil eder ki; Kızıldeniz, Aden Körfezi, Umman ve Hint Denizi ile şekillenen çok stratejik bir coğrafyadır. Yedi Deniz ifadesini de sırası ile saymak gerekirse; en başta Karadeniz olmak üzere Ege, Akdeniz, Hazar, Basra, Kızıldeniz ve de Hint Denizi olarak ifade edebiliriz.
Coğrafya, Kader ve Medeniyet
Buraya kadar olan özlü fotoğraf ile bu toprakların iç içe olan kara ve deniz coğrafi bağlantılarını; tarih ve medeniyet bütünlüğü bağlamında jeopolitiğini ifade etmeye çalıştım. Şimdi de bu toprakların başta demografisi olmak üzere tarihini, kültürünü ve de medeniyetini ifade eden jeopolitiğin politik tarafını ifade etmeye çalışacağım.
Biz burada İbn-i Haldun’un ifade ettiği "Coğrafya kaderdir" ya da "Coğrafya kader midir?" tezinin tarihî arka planını (background) anlamaya çalışacağız. Burada ifade edilen kader birlikteliğini bugün itibarıyla ifade edersek; farklı rejimleri ile sınırlarını tayin edemediğimiz ve de komşularını seçemediğimiz müşterek bir coğrafyadan ve demografik bir fotoğraftan bahsediyoruz. İşte bu ortak kader birlikteliği ve de müşterek komşuluk ilişkileri; tarihin akışı ve oluşu esnasında gerçekleşmiş olan binlerce yıllık süregelen bir mücadelenin fotoğrafını ifade ediyor.
Tarihin akışını ve oluşunu temellendiren binlerce yıllık mücadelesini bilmeden ne bugünlerimizi anlayabilir, değerlendirebiliriz ne de geleceğimizi öngörebiliriz ve de anlamlandırabiliriz. Tarihin akışı denildiğinde; kavimlerin millet oluşlarının inanç, kültür ve ahlaki temelleri yanında medeni ilişkileri demek olan milletlerin siyasi, iktisadi, beşeri ilişkilerini, hayat tarzlarını, yaşam biçimlerini, rejimlerini ve de savaşlarını, barışlarını anlamlandırmaya çalışacağız.
Söz buraya gelmişken farklı bir diyalektikten bahsetmek yerinde olacaktır: "Zıtların çarpışmasından ateş doğar, zıtların birleşmesinden hayat doğar" tezini ifade etmek isterim ki; tıpkı su gibi, ayrıştığında yanıcı ve yakıcı bir enerjiye dönüşürken birleştiğinde hayatın anasırıerbaası (dört unsur) olan canlılar dünyasının ilk unsurunu teşkil eder. Farklılıkları zenginliğe çevirmek nasıl bir maharet demek ise zıtları birleştirmek ondan çok daha yüksek bir maharet demektir.
Bu yazıdaki maksadımız elbette ki tarih ve coğrafya dersi vermek değildir. Asıl maksat; bu toprakların jeopolitiğini alt kimlikler ve üst kimlikler üzerinden okuyup değerlendirip temellendirerek değerler sistemi üzerinden ortak bir medeniyet perspektifi sunmak olacaktır. Yüce Rabbimiz vahyi ilahisinde, Âdem’in toprak nesilleri için buyuruyor ki: "Biz dileseydik elbette ki sizleri tek bir ümmet yapardık" mesajını defaatle ifade etmektedir. Hemen arkasından: "Elbette ki Biz sizleri tanışasınız ve kaynaşasınız diye kabilelere, dillere, renklere ve milletlere ayırdık" buyurmaktadır. Elbette ki buradaki ilahi vahyin mesajı; ne ebedi düşman olan Şeytan’ın iğvasına kapılmak ne de kavmiyetler üzerinden süregelen asabi bir kavganın sürgit olması değildir. Asıl amaç yeryüzünün imarı ve insanlığın ıslahıdır. Ya da yeryüzünün israf ve ifsadının önlenmesi ve de insanlığın şer, şirk, küfür, zulüm, nifak, fitne ve fesat gibi ifsadatının engellenmesidir; kısaca hayırların fethi, şerlerin defi meselesidir.
Dört Kapı Ülkeleri ve Vakıf Kimliği
Şimdi dört kapıyı ifade eden Türkiye, İran, Mısır ve Hicaz dörtgenini teşkil eden dört ülkenin jeopolitiğini değerlendirelim istiyorum. Konuyu buraya özellikle getirdiğimizde; kısa paragraflarla da olsa tarihin akışı ve oluşu ile binlerce yıllık bir mücadele ile ortaya çıkan bir medeniyet perspektifi sunumu yapmak kaçınılmaz olacaktır. Bizler söz konusu medeniyet perspektifimizi; asla en alt kimlikler üzerinden okuma gibi bir gaflete, ihanete, zihinsel köleliğe ve ufuk darlığına düşmeden, olması gereken en üst kimlikler üzerinden meseleyi okumak; en kuşatıcı, en kapsayıcı, en kaynaştırıcı, en çatı olan bir değerler sistemi üzerinden temellendirerek ortaya koymak olacaktır.
Dostlarımızca hatırlanacağı üzere; yaklaşık 14 yıl önce vakfımızın kimliğini oluşturma komisyonunda kimlik komisyonu ve sunum başkanı olarak bir kimlik tanımlaması yapmış idik: "Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı; İslam’a bağlı, milli kültürlere saygılı, vahiy ve risaleti esas alan, ilmi rehber edinen bir medeniyet hareketidir." Tanımlaması o gün bugün vakfımızın tüzüğünde kayıtlı olarak vakfımızın tüm faaliyetlerinin ana omurgasını teşkil etmektedir.
Neden geçmişte yaptığımız böyle bir konuyu gündeme getiriyoruz? Çünkü böyle bir kimlik tanımlamasını; en üst ve en çatı değerler sistemi üzerinden, en kapsayıcı, en kuşatıcı, en kaynaştırıcı bir eksende yapmamız; kaçınılmaz geniş bir ufuk çizgisi ile tarihi ve jeopolitik bir gerçeklik olmasından idi. İslam ümmetinin zihinsel daralma ve tarihsel bir kopma ile kendi içine kapanıp parça parça, lime lime olduğu bir zaman ve mekân diliminde zayıflayıp çaresiz kalıp medeniyet arenasında teslim bayrağı ile uykuya dalıp esarete sürüklenmesinin sebebi neticesinde düştüğümüz vaziyet... Eğer insanlığın buhranı; insanlığın fıtratına aykırı, yabancı bir medeniyetin acımasız sömürü ve tasallutundan ileri geliyor ise insanlığın tek kurtuluşunun yegâne alternatifi olan İslam medeniyetinin ihya ve inşasının kaçınılmaz bir hareket şekli olduğunu ortaya koymak içindi.
Okur camiamız diyeceklerdir ki: "Neden konuyu bu kadar uzatıyorsun da sadede gelip dört kapı üzerinden dört ülkenin jeopolitiğine gelmiyorsun?" zihinsel eleştirisini görür gibi oluyorum. Konuyu bu noktaya getirmek elbette ki benim de işime gelir ve yazıyı da pek fazla uzatmadan sadede gelerek konuyu özetleyebilirim. Ancak bir fikri, bir tezi sağlıklı olarak delillendirip temellendirmeden konuya balıklama dalmak "dam üstünde saksağan" misali olurdu ki böylesi bir bakış açısı da benim zihinsel dünyama aykırı düşmek olacaktı.
Devam Edecek.....