Gelin geçmişe, çocukluğumuza bir gezinti yapalım. Çocukluğumuzda zorluklar vardı ama mutluyduk. Sabah annelerimiz uyandırır, sıcacık ekmek almak için çarşıya koşardık. Komşuların ekmeğini de alır, kahvaltımızı çay, zeytin, peynir, bazen yumurta ve reçelle yapardık. Siyah önlüklerimizi giyer, kar çamur demeden yürüyerek okula giderdik. Ayakkabımız sağlam ise keyfimiz yerindeydi; yırtıksa poşetle bağlardık.
Okulda zil çalar, önce Andımız ve İstiklal Marşı okunurdu. Öğretmenimiz mendillerimizi kontrol eder, kışın soba etrafında ısınırdık. Annelerimiz okula giderken öğlen arası yememiz için en çok ekmek arasına bir güzel salça sürer, ardından pul biber ve yeşil soğan ile naneyi de ekleyip verirdi. Sonra sokaklarda saklambaç, birdirbir, topaç, çellik oynardık. Bisiklet nadirdi; yağ tenekelerinden arabalar, tellerden kamyonlar yapardık. Futbolumuz toprak zeminde plastik topla oynanırdı. Oyun akşam ezanına kadar sürerdi.
Akşam sofraları aileyle dolardı. Komşulara tabaklarla yemek götürür, gaz lambası altında ders çalışırdık. Televizyon yoktu; evin büyüğü söz alır, herkes dinlerdi. Büyüklerimizin ellerini öper, önlerinde ayak uzatmazdık. Bayramlarda asker ocağına kurban eti götürür, şeker alırdık. Dedelerimizin duaları, ninelerimizin sevgisi hafızamızdan silinmezdi.
Bugünün çocukları ise doğar doğmaz en güzel yataklara, ortopedik ayakkabılara, özel okullara kavuştu. Bisikletleri, bilgisayarları, elektronik oyuncakları oldu. Maddi hiçbir şeyden mahrum kalmadılar ama doyumsuz ve mutsuz oldular. Saygıyı, sevgiyi unuttular; anne kokusunu değil, dadı kokusunu bildiler. Dedeyi, neneyi tanımadılar; oyunlarını sanal âlemde kurdular. Bizler ekmek arası salça yedik, zeytini iki kere ısırdık, lastik ayakkabılarla oynadık. Ama o günleri bugünün çocuklarının günlerine değişmem. Çünkü çocukluk, ekmek arasına sürdüğümüz salçanın her zerresinde gizlenen sırlar alemi gibidir; o küçücük lokmada hayatın sıcaklığını taşır. Ya sizler… Dünün mü, bugünün mü çocukları olmak istersiniz?