Aşık Mahsuni Şerif 1940 yılında Kahramanmaraş’ın Afşin ilçesine bağlı Berçenek (Tarlacık) Köyü’nde dünyaya gelmiştir. 1989–1991 yılları arasında Halk Ozanları Federasyonu tarafından dünyanın en büyük üç ozanından biri olarak gösterilmiştir. 2002 yılında Almanya’da vefat etmiştir.
Ozanımız, özelde ilçesinde, genelde ülkesinde tam olarak anlaşılmamış; plak yapması, sahneye çıkması yasaklanan ozanlarımızdan biridir. Allah vergisi bir yetenekle karşımıza çıkan Mahsuni’nin hayatı hep sıkıntılarla geçmiştir. Yıllarca çeşitli sebeplerle zorluklar yaşamış, gurbette kalmış, hapishanede yatmıştır. Vefatından sonra ailesinin vasiyeti üzerine Nevşehir’e defnedilmiştir. Kendisi sağlığında “Ne heykelimi dikin, ne de kafamın içindekilerle uğraşın” demiştir. Ölümünden sonra Afşin-Berçenek köyünde temsili bir anıt yapılmıştır. Ancak bu anıt, değerli ozanımıza yakışmamaktadır. Ya hiç yapılmamalıydı ya da Mahsuni’ye layık bir şekilde inşa edilmeliydi.
"Hakikat, zamanın aşındıramadığı bir cevherdir; onu görmezden gelen, aslında kendi gözlerini karartır." Mahsuni’nin hayatı da bu hakikatin bir örneğidir. Zamanın ve baskıların aşındıramadığı bir vicdan, bir saz ve bir ses…
Zaman zaman “Nevşehir’e defnedilmemeliydi” diyenler, ozanımızın Nevşehir’deki mezarı ile Berçenek’teki anıtını karşılaştırdık-larında “İyi ki Nevşehir’e defnedilmiş, biz kıymetini bilmiyormuşuz” diyeceklerdir. Halkının derdini mısralarında dile getiren Mahsuni, sağlığında yeterince değer görmemiştir. Vefatından sonra da bu duyarsızlık devam etmiştir.
"Bir ozanın ölümü, sadece bir bedenin toprağa düşmesi değildir; halkın vicdanında yankılanan bir sesin susturulmasıdır." Mahsuni’nin ölümü de böyle bir sessizlik değil, halkın vicdanında yankılanan bir çığlık olmuştur.
Mahsuni Şerif gibi yurdumuzda kaç ozan sayabiliriz? Ozanımız başkalarının yazdığı sözlerle değil, yüreğinden gelen sese kulak vererek sazının telleriyle halkının yüreğine dokunmuş, zalimlere karşı sesiyle mücadele etmiştir.
Varto Depremi’nde elinde ne varsa depremzedelere ulaştıran Mahsuni, sömürüye, hortumculara ve sünepelere karşı her zaman sazıyla duruşunu korumuştur. Bu ozanımıza neden hak ettiği değeri vermeyiz, anlamakta zorluk çekiyorum. "Değer, insana verilenle değil; insanın ardında bıraktığıyla ölçülür. Mahsuni’nin bıraktığı miras, bir milletin vicdanıdır."
Şairi ve ozanı bol olan Kahramanmaraş, Kısakürek’ler, Karakoç’lar, Taşyürek’ler, Şahpallı’lar gibi büyük değerler yetiştirmiş ender vilayetlerimizden biridir.
Eğer “Ne yapabiliriz?” diyorsanız; doğduğu evi bir müzeye ya da kültür evine çevirebiliriz. Ölüm yıldönümlerinde, yani 17 Mayıs’ta, Kahramanmaraşlı şair ve ozanlarımızı Berçenek’e davet ederek kültürel etkinlikler düzenleyebiliriz. Bahaneleri bırakmalı, en azından yılda bir kez Mahsuni’nin köyünü ziyaret etmeliyiz. Mahsuni, tek başına Berçenek adını dünyaya duyurmuştur. Fakat bizler onun sesini yeterince duymamışız.
Ahmet Kaya öldüğünde bazıları “Güneşi gördüm” dediyse, bizim de Mahsuni’yi görmemiz için ölmesi mi gerekiyordu? Maalesef bedenen vefat etti. Şimdi kıymetini bilmemiz için daha ne olmasını bekliyoruz? Bizler güneşi ne zaman göreceğiz?
"Kardeşlik ve sanat, aynı kaynaktan doğar: insanın içindeki hakikat arayışı." Mahsuni’nin sazı da bu kaynaktan beslenmiş, halkın vicdanını dile getirmiştir.
Etkinlikler düzenleyelim. Bugün Berçenek’te, yarın Ekinözü’nde, Beyoğlu’nda, Kahramanmaraş’ta… Bizler Sütçü İmam’ın torunlarıyız diyorsak, bize durmak değil; ayağa kalkmak ve değerlerimize sahip çıkmak yaraşır. Yoksa yanılıyor muyuz?