"NATO'nun beyin ölümü gerçekleşmiştir." diyen Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ne demek istiyordu? "ABD olmadan NATO kâğıttan kaplandır." diyen Trump ne yapmak istiyor?
NATO Genel Sekreteri, "Avrupa'ya yeni bir güvenlik mimarisi kurulmalıdır." diyerek ne gibi bir yapılanma düşünüyor? Almanya'nın yeni bir savunma doktrini ile yeni ordu teşkili için 2030 yılına kadar 100 milyar avro ayırması ne anlama geliyor?
Güney Kıbrıs üzerine ABD'nin askerî yığınak yapması ve Rum askerlerine eğitim yaptırması,
Girit Adası'na ABD'nin en büyük hava üssünü kurması ve Yunanistan'ın Dedeağaç bölgesine en büyük kara üssünü kurması,
Doğu Akdeniz'e Avrupa'nın (İngiliz, Fransız, İtalyan ve Alman) savaş uçak gemilerinin konumlandırılması,
Yeni Avrupa güvenlik mimarisinin ayak sesleri mi?
Bir taraftan;
Avrupa Birliği ülkelerinin yeni bir güvenlik mimarisi aradıkları bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Avrupa'nın bu arayışında gerek NATO Genel Sekreteri'nin ve gerekse Avrupa devletlerinin Türkiye'ye de övgüler düzmesi yanında, ABD Başkanı Trump'ın "Türkiye'nin büyük, güçlü ve deneyimli bir ordusu var." diyerek güzellemeler yapması...
Diğer taraftan;
İsrail'in istihbarat başkanlarının hazırladıkları güvenlik raporlarında bölge için birinci ve en büyük tehlikenin Türkiye olduğunun her defasında altının çizilmesi, yeni hedeflerin ortaya konulması anlamına mı gelmektedir?
İsrail'in yıllar yılı bölgesinde işgalci bir güç olarak yayılması, bölgeyi ateş altında tutması; Lübnan'ı, Suriye'yi ve de İran'ı, Körfez'i ve de bölgeyi canı istediği anda havadan bombardıman altına alarak savaş üstünlüğünü her zaman göstermesi...
ABD ve İsrail'in Körfez ülkeleri ile Abraham Anlaşmaları yaparak Körfez ülkelerinin pasifize edilmesi...
Sürüp giden Rusya-Ukrayna Savaşı yanında, Filistin coğrafyasının tamamını işgal etme amacını güden soykırımcı İsrail'e karşı Filistin cephesinin o muhteşem Gazze direniş mücadelesi...
Ve nihayet;
NATO gibi Batı şemsiyesi altında olmayan ve fakat Rusya ve Çin ile enerji ve savunma ittifakında yer alan İran üzerine yıkıcı bir saldırı başlatılmasının arkasında ABD'nin görünürde enerji politikaları olduğu varsayılsa da aslında ABD'deki Yahudi lobisinin, Siyonist Hristiyan olan Evanjelistlerin ve de İsrail'in esas amacı; Yakın Doğu'daki İslam coğrafyalarında eski sınırların bozulması, yeni sınırların çizilerek İsrail'e alan açma politikalarından başka bir vakıa, bir olgu gözükmemektedir.
Bütün bu bütüncül resme bakıldığında;
"Türkiye bu fotoğrafın neresinde yer almaktadır ve de neresinde yer alması istenmektedir?" sorularının cevapları doğru analizlerde ve doğru tedbirlerde saklıdır demekteyiz.
Türkiye hâlihazırda Batı ittifakı içinde iken NATO'nun (Atlantik Savunma Paktı'nın) en güçlü bir partneri olarak yer almaktadır.
Cumhuriyet'in kuruluş aşamasından bu yana;
Türk devleti Batı'nın tüm kültür ve hukuk sistemi içinde yer alarak sistemini, rejimini de Batı menşeli tesis etmesine rağmen Türkiye devleti yarım asırdan fazla bir süredir henüz Batı'nın siyasi ve iktisadi sisteminin bir partneri olarak kabul görmemektedir.
Çünkü Batı kendini bir Hristiyan kulübü olarak görmekte ve her zaman Türk milletinin kendi siyasi ve iktisadi sisteminin etkin bir parçası olmamasını da asla istememektedir.
Türkiye devleti;
ABD'nin Kore Savaşı'nda Türk milletinin o büyük destansı mücadelesi olmasa idi ABD ve Batı, NATO gibi Atlantik savunma ittifakı içinde Türkiye'nin yer almasını da asla istemeyecekti. Aslında NATO kendi güvenlik şemsiyesinin gizli ajandası, aslında bir taraftan Almanya'nın kontrol altında tutulmasını gerektirirken diğer taraftan da Türkiye'nin bloke edilmesini teşkil etmekte idi.
Şimdi hâlihazırda;
Türkiye, Batı'nın NATO savunma ittifakının ABD'nin, İngiltere ve Fransa'nın ardından en güçlü bir partneri olarak gözükmektedir.
Türk devletinin Kıbrıs Çıkarması'ndan bu yana geçen son yarım asır bir süre boyunca ve özellikle de son çeyrek asırdır geliştirdiği savunma doktrini neticesinde oluşturduğu çok güçlü bir kara, hava ve deniz gücünü tahkim etmesi ve de savaş tecrübesi olan çok güçlü bir ordu teşkil etmiş olması hem Batı ittifakınca tartışılmakta hem ABD Başkanı Trump'ın güzellemelerine muhatap olmakta ve hem de potansiyel olarak İsrail devleti için en yakın bir tehlike teşkil etmektedir düşüncesi hâkim vaziyete gelmiş bulunmaktadır.
Aslında;
Türkiye devleti ve milleti olarak herhangi bir ırk ve din düşmanlığı üzerinden kurguladığı bir savunma doktrini asla olmamıştır. Her daim bu kadim topraklarda öncelikle kendi beka davası başta olmak üzere bölgesinin barış ve huzuru için politikalar geliştirmeye çaba ve gayret göstermiş ve de göstermeye de devam etmektedir.
Zira Türk milletinin;
Bu savunma doktrini ve de beka davasında gösterdiği çaba ve gayretinin tarihî, kültürel ve medeni temelleri bulunmaktadır. Türkiye devleti de sahip olduğu ve hafızasında taptaze durmakta olan bu tarihî, kültürel ve medeni temelleri olan bu savunma doktrinini daha bir tahkim etmek üzere uygun entegrasyon politikaları da geliştirip uygulamak istemektedir.
Türkiye'nin bu tutumu;
Maalesef üzülerek ifade etmek gerekirse,
Hem dost ülkeleri ürkütmekte ve hem de düşman ülkeleri korkutmaktadır.
Bütün bu büyük fotoğrafa baktığımızda;
Türkiye devleti Batı ittifakı içinde olmaya ve de NATO paktı içinde etkin bir şekilde kalmaya devam etmek istemektedir.
Bu stratejik bakışın ve zorunlu tercihin hem tarihî ve hem de reelpolitik açısından sağlıklı ve gerekçeli temelleri bulunmaktadır.
Zira;
Bugün itibarıyla İran'ın durumu orta yerde durmaktadır.
Batı ittifakının başat gücü olan ABD'nin İran için geliştirdiği yıkıcı politikaları karşısında Rusya ve Çin'in savunma ittifakı belki sessiz yardımların dışında sessiz kalmaya devam etmekte ve İran'ın yıkımında herhangi karşı bir fiilî durum ortaya koymaya cesaret edememektedirler.
İşte böyle bir yalnızlaştırılma fotoğrafının;
Aynısının tıpkısının Türkiye için de biçilerek planlamalarının yapıldığından adım gibi emin olarak hem düşünmekteyim ve hem de inanmaktayım.
Türkiye devleti de bu sinsi ve şeytansı planlamaların elbette ki farkındadır ve bu nedenledir ki yeni bir savunma doktrini ortaya koyarak canla başla, canhıraş bir gayretle beka davası için gerek iç bünyesinde gerekse bölgesinde ve dış dünyada enerjiden savunmaya kadar her alanda gerekli tüm savunma ve kalkınma politikalarını devreye sokmaktadır.
Bir taraftan;
Türkiye devleti terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge politikalarını entegrasyon zemininde hem sahada olarak ve hem de masada kalarak uygulamalarını fiilen ortaya koyması...
Diğer taraftan;
İsrail'in yıkıcı, soykırımcı, işgalci, yayılmacı politikalarına karşı en akılcı, en direnişçi ve en barışçı ve sulhçu politikaları ortaya koyması...
Batı'nın, özellikle Siyonist kanadın ABD ve İsrail üzerinden yeniden bir savunma doktrini yapılanmasının gerekliliğinin ayak seslerini duymaktayız.
Bu yeni ayak sesleri NATO üzerinden kurgulanmak istenmektedir demek istiyoruz.
Bir yeni savunma doktrininin kurgulanarak altyapısının oluşturulması, zaman ve zemininin hazırlanması için bir dizi şeytansı senaryolar düşünülmekte ve planlanmaktadır.
Önümüzdeki zaman dilimlerinde;
Yeni bir Pearl Harbor baskını gibi ya da yeni bir İkiz Kuleler senaryoları gibi benzer senaryolar devreye sokulmak istenecektir.
Örneğin İran Savaşı vesile edinilerek;
Güney Kıbrıs üzerinden İngiliz ve Yunan üslerinin sahte bayrak operasyonları ile çok şiddetli bir şekilde vurulması ya da Girit'teki ABD ve Yunan üslerinin çok şiddetli bir şekilde yine sahte bayrak operasyonları ile vurulması hâlinde NATO'nun beşinci maddesinin işler hâle getirilmesi için meşru bir gerekçe olabileceğini düşünmekteyiz.
Bu takdirde;
Türkiye devleti NATO'nun bir üyesi olarak İran operasyonlarına katılma gibi bir seçenekle açmaza sürüklenmek istenecektir.
Elbette ki Türkiye devleti böylesi bir açmaza düşmek istemeyecektir ancak böylesi bir zorunluluk olduğunda bitaraf kalma gibi bir lüksü de olmadığından Türk devletinin NATO'nun savunma paktı dışında bırakılması için meşru bir sebep teşkil etmesinin zemini oluşturularak Türk devletini NATO ittifakından bir oldubitti ile tasfiye edilmesi söz konusu olabilecektir.
Kurgulanan yeni savunma doktrininde;
Türkiye'nin NATO'dan tasfiye edilerek İran gibi yalnızlaştırılarak Rusya'nın ya da Çin'in kucağına atılarak tarihin eski çağ süreçlerinde olduğu gibi Türkiye ve Türk dünyasının iki hegemon gücün etkisi altında zayıflatılarak Siyonist İsrail'in ve onun koçbaşı olarak kullandığı ABD'nin bölgenin işgaline hazır hâle getirilmesi planlanmaktadır.
Türkiye'yi İsrail, Yunanistan ve Rum kesiminden oluşturulan iki buçuk kuşatma politikası yeni NATO üzerinden planlanarak böylesi bir kuşatma politikası Güney Kıbrıs'ın ve de İsrail'in yeni NATO'ya üye yapılarak tamamlanmak istenmektedir.
Türkiye devleti;
Bütün bu şeytansı senaryoların elbette ki farkındadır ve gerekli tüm tedbir çarelerini de şimdiden düşünmekte, en kötü senaryolara da kendini hazır hâle getirme çaba ve gayreti içindedir.
Türkiye açısından bakıldığında en kötü senaryo olarak İsrail'in ve de Batılı müttefik devletlerin elinde yeterli miktarda bulunan atom silahı olarak görmektedir.
Ancak Türk milleti olarak;
Atom bombalarının da bir sınırı olduğunu ve bu sınırın ötesinde kader-i ilahinin de bir takdiri olduğu düşüncesi ve inancı ile hareket edeceğini Türk milleti olarak tarihin reelpolitik gerçeklikleri ile savunmasını tahkim ederek defaten o şanlı direnişini ortaya koymayı başarmış ve beka davasını da bu kadim topraklarda daim kılmıştır.
Tıpkı;
Haçlı Seferleri'nde olduğu gibi...
Nasıl Selçuklu Kılıçarslanları Haçlı ordularına Toroslarda set olmuş ve Torosları kendilerine mezar yapmış ise şimdilerde de aynı şeytansı saldırılar karşısında Türk milleti olarak aynı destansı direnişleri göstererek tarihin ve kader-i ilahinin kendisine yüklediği bilinçle, şuurla ve imanla aynı zafer neticeleri alması mümkün gözükmektedir.
Zalimlerin, kâfirlerin, müşriklerin ve münafıkların defterlerinin dürülmesinde ve Siyonist şebekenin yeniden yeryüzüne sürgün edilmesinde Türk milleti her daim kendini hazır hissetmekte ve gerekli tüm savunma hazırlıklarını da buna göre tahkim etmektedir.
Netice itibarıyla;
Tarihin akışı ve oluşu her daim beşerî iradenin üstünde bir kader-i ilahiyenin takdirinin olduğunu da millet olarak her daim akılda tutmamızı gerekli kılmaktadır.
Yazılan bu yazılar, ifade edilen bu satırlar hem aziz milletimize bir vecibe hem dost ve müttefiklerine bir müjde olacak ve hem de tüm düşmanlara karşı bir uyarı, bir ikaz mahiyeti teşkil edecektir.
Bakıp göreceğiz;
Yaklaşık bir aydır sürdürülen İran'a yapılan saldırılar ve karşı misillemeler ne kadar sürecek henüz belli değil. Çünkü varoluş savaşı veren bir milleti pes ettirmek öylesine kolay bir hadise değildir.
Türkiye'nin arabuluculuk için yaptığı diplomatik görüşmeler nasıl bir sonuç verecek henüz belli değilken ABD Başkanı Trump şimdilik bir hafta süreyle geri adım atmış gibi gözükmektedir.
Netice olarak;
İsrail ve ABD'nin saldırı politikaları kardeş İran halkının matem ve direniş kültürü karşısında çaresiz kalacaklar ve geri çekileceklerdir.
Körfez Savaşı ve Hürmüz çıkmazı nedeni ile bölge ülkeleri yeni alternatif enerji hattı ulaşım hamlelerini hızlandıracak ve enerji trafiğini İran tekelinden kurtarmak isteyeceklerdir.
Ayrıca;
ABD ve AB ülkelerinin NATO üzerinden yaşadıkları gerginlikler yeni çatlaklara, yeni kırılmalara zemin hazırlayacak ve ittifakları bölünecek veya yükselen enerji fiyatları nedeni ile beklenen yüksek enflasyonist trendle yaşanan küresel iktisadi krizler yüzünden ve de dünya kamuoylarının antisemitik sokak gösterilerinin artması ABD ve İsrail üzerinde yeni baskılar oluşturacak ve nihayetinde bu savaş bir şekilde sona erdirilecektir.
Kim bilir;
Sosyolojisini Türklerin, Kürtlerin, Arapların ve de Acemlerin dinî, tarihî ve medeni temelde oluşturduğu jeopolitiğimizin dört kapısından dördüncü kapı olan İran kapısı koçbaşları ile şimdilik dövülmektedir.
İsrail ayrıca komşusu olan Lübnan üzerinde bezdirici, yıpratıcı, caydırıcı ve de insani yaşamın altyapılarını yerle bir edici politikaları ile tıpkı Batı Şeria'da ve Golan Tepeleri'nde olduğu gibi bölgeyi insansızlaştırarak zoraki boşaltılan Litani bölgesine ve Bekaa Vadisi'ne çökmek isteyecektir.
Gazze'de başlatılan o muhteşem, o destansı direniş mücadelesi bölge ülkelerinin uyanışını sağlayacak ve de Lübnan ve İran üzerine yoğunlaştırılan yıkıcı politikalar tıpkı ateşte kızdırılan demir hançer, örste dövülen çelik kılıç gibi daha bir güçlenecek ve jeopolitik riskler tarihte olduğu gibi yeniden dört kapıyı güçlü bir dayanışma içinde olmayı zorunlu kılacaktır.
"Sizin şer gördüğünüzde hayır vardır, hayır gördüğünüzde de şer vardır." ayet-i celilesi dikkate alındığında;
Kim bilir;
ABD ve İsrail'in böylesine haksız, hukuksuz, ahlaksız ve pervasız müdahaleleri ve AB ülkelerinin sessiz kalmaları kendi içlerinde yeni iç siyasi ve iktisadi çekişmelere alan açacak ve de bu iç çekişmeler bir şekilde hem ABD üzerinden Kıta Avrupası'na da sıçrayacak hem de Batı dünyası kendi arasında iç çekişmelere sürüklenip her biri kendi beka davasına düşecekler ve Orta Doğu'da kaos fitnesinin kaynağı olan Siyonist şebekeler de yeniden tarihte olduğu gibi gemiyi terk eden fareler gibi kaçarak saklanmak için yeryüzünde yeni delikler arayacaklardır kim bilir.
Bu arada milletimizin ve Türk dünyasının Nevruz Bayramı'nı da kutluyorum.
Vesselam.
SM. Şazeli Çügen