Osmanlının kadim ilim geleneğinde "hakikati değil mensubiyeti esas almak" şeklinde tanımlanan taasup, dinî terim olarak da; "bir fikre, inanca veya mezhebe delillere ve akla dayanmadan körü körüne bağlanmak ve o düşünce dışındaki her şeyi peşinen reddetmektir" şeklinde anlam bulur.
İnsanlara, Yaradan tarafından hakikati bulmaları için gönderilen bir dinin kitabı olan Kur'an-ı Kerim ve peygamberinin sünneti, akla ve delile dayanmayı öğütler.
Bu yönüyle vâzettiği (tayin ve tespit ettiği, ortaya koyduğu) "akletme" ve "sorgulama" ilkeleriyle bağdaşmayan taassubu, İslam Dini'nin makbul görmesi zaten mümkün değilken, müslümanların da taassuba düşmesi ancak bu dinden uzaklaşmalarının sonucudur.
Meşrutiyet dönemlerinden itibaren "Taassup" üzerinden retorik geliştirme ve toplumu baskı altına alma gayretleri Cumhuriyet döneminden itibaren giderek siyasallaşan bir kavram haline geliyor.
Erken Cumhuriyet Dönemi olarak adlandırılabilecek 1920-1938 arasında Batılı bir toplum inşa etmek hedefiyle gerçekleştirilen devrimlere meşruiyet kazandırmak ve halk tarafından kabulü için yapılan baskıcı uygulamaları makul kılmak için araçsallaştırılan "taassup" ve buna atfen üretilen kavramların, takip eden Milli Şef döneminde ise tek parti rejimini, artan toplumsal muhalefete karşı korumak için başvurulan sert uygulamalara haklılık ve zemin kazandırmak maksadıyla kullanıldığı görülüyor.
1960-1980 arasında ise taassup kavramı"şeriat" ismiyle öcüleştirilerek"laiklik" karşısında konumlandırılınca toplumun bu eksende ayrışmasının önü de açılmış oluyordu.
1990 larda ise 28 Şubat süreciyle zirvesini bulacak topyekün bir saldırı ile "taassup" asıl anlamıyla tam zıt hale getirilerek "islam=taassup" algısı dikte edildi. Böylece İslam karşıtlığına dönen ceberrut uygulamalarla bu kavram üzerinden müslüman halk sindirilmek istenmiş ve sonrasında halk "yeter" diyerek kendisini tüm vesayetlerden kurtulacağı bir döneme geçirme iradesini ortaya koymuştu.
Ancak, teknolojide ve buna paralel iletişim alanındaki gelişmelerle şekillenen"hız ve haz" dünyasında koşar adım ilerlediğimiz bugünlerde; oturmuş fikirler yerine sabun köpüğü bilgilerin, samimi ve sıcak yüzyüze iletişim yerine "sahte samimiyet"e bürünmüş soğuk ve mesafeli sanal medya ilişkilerinin, arkadaşlık dostluk yerine karşısındakinin gerçek mi yoksa yapay zeka ürünü sanal biri mi olduğu bile bilinmeyen "şey"lerle geliştirilen sosyal medya arkadaşlıklarının tercih edildiği hatta yapay zeka ürünü olduğu öğrenildiğinde bile bunun önemsenmediği ve gerçek bir kişiymiş gibi iletişime devam edildiği bir acaip dönemdeyiz.
"Yecüc mecüc" ün(2) yeryüzüne yayılması gibi küçük büyük demeden bulduğu her ekrana akın eden, doğruluğunu kendi zihnimizde bile teyit etmeye fırsat tanımadan, gözümüze değer değmez kaydırdığımız ekrandan kaybolan her bilgiyi, farkında olmadan doğru kabul etmeye mecbur bırakıldığımız bir fikrî tasallut altındayız.
Eskiden kitap gazete dergi okurken sindire sindire ve kendimizce teyit ederek adeta imbikten süze süze oluşturduğumuz, oturmuş bilgilerin eseri fikirlerimizi algıyla kontrol etmek şimdiki kadar kolay değildi. Ama yine de vardı elbette.
Bugün bu teknoloji çok daha kolay ve manüpilatif imkanlar sunuyor ilgililerine. "Olguların reel gerçekliği" nden ziyade yalan da olsa kendine hizmet eden ve sorgulamadan almaya hazır kitlesi oluşturulmuş"algıların sanal gerçekliği" ni tercih edenler yine aynı kirli zihniyetin temsilcileri.
İşte anlatmaya çalıştığımız bu dünyada"taassup" kavramı da değişti ve dönüştü.
İlk seksen yıl boyunca anlam kayması yaşatılarak aslının tam zıddı haline getirilip her kesime bu şekliyle kabul ettirilen "taassup" kavramı, zamanla bundan türetilmiş ve aynı anlam içeriğine gönderme yapan kelimelerle (bağnazlık, yobazlık, gerici, mürteci...) de baskı aracı olarak kullanılmaya başlandı.
Yankı odalarında karartılan zihinlerin, dışına çıkıldığında aydınlığa kavuşma ihtimalinin görülmesi üzerine istedikleri manada taassup oluşturmaya hizmet edeceği düşünülen, "duyguları köreltme ve kullanma" yoluna gittiler.
Aslında bunun için ellerinde hazır bir kavram vardı."Biat kültürü". Ancak bu kavramı daha önce karşı mahalleyi tukaka ederken pervasızca kullanarak tükettiklerinden en az bunun kadar etkili ve insanı mankurtlaştıracak başka bir şey bulunmalıydı.
Buldular da... Ve çağımızın "taassup"unu ürettiler o zehir laboratuvarlarında: "NEFRET TAASSUBU"
Öncelikle buna hazır bir kitleyi hedef alıp acele etmeden ama hızlı bir şekilde kendileri için engel ya da rakip gördükleri herkesi ve herşeyi "NEFRET OBJESİ" haline getirdiler.
Böylece yeni teknoloji dünyasında kendilerine rakip hedefleri, önlerinde engel gördükleri her ne varsa "nefret edilmesi ve kaçınılması gerekenler" olarak zihinlerle birlikte kalplere de işlemeye başladılar bu defa.
Sadece yankı odalarında değil, fırsat buldukları her mecrada tüm ekonomik kaynakları (!) seferber ederek ulaşabildikleri her kesimden insanı zehirlemek için bu nefret taassubunu sürdüler sahaya. Çünkü hedefe giden yolda yankı odalarına sıkıştırdıkları insanların sayısı yeterli değildi.
Bu kendilerine bir başka avantaj daha sağladı. Böylece kitleleri ikna etmeleri için iyi bir şey yapmaları, üretmeleri gerekmiyordu hatta kendilerini sevmeleri ve takdir etmelerine bile gerek yoktu artık.
Çünkü bir "zehir" gibi sundukları "nefret objesi" nden kurtulma ana gayesi etrafında toparladıkları herkesi, istedikleri şekilde konsolide edebiliyorlardı. Zira sözde kurtuluş reçetesindeki "panzehir"in kendileri olduğu algısını da koyuyorlardı aynı enjeksiyonun içine.
Artık, akıl ve idrak devre dışı bırakılmış, başkaca duygulara yer bırakılmadan, sadece nefretle doldurulan kalpler aynı amaç için atmaya başlamıştı.
Bu sadece bizde değil tüm dünyadaki bir gerçeklik elbette.
Ancak küresel ölçekte yaygınlaşan bu sınırsız ve kontrolsüz iletişim teknolojisi canavarının mucidi ağababalar kendileri kurban olmaya başlayınca bir telaş başladı.
Kendilerini sorgusuz sualsiz mağdur ve onları her ne saikle olursa olsun eleştirmeye kalkanları da nefret objesi haline getirerek istedikleri herşeyi rahat rahat yapıyorlardı. Hatta gerektiğinde kendilerinden olan ya da birlikte yol yürüdükleri kişilerden bazıları, kendilerini sorgulayıp ayrı bir yöne döndüğünde onları bile bu nefret çarkının dişlileri arasına atmaktan çekinmiyorlardı.
Ancak bu aşırı özgüven ve sarsılmaz sandıkları küresel desteğin kibri onları,"öz savunma hakkı" yalanıyla kamufle ettikleri zulmü bir soykırıma ve "bunlar hırsız biz mağduruz" algısıyla elde ettikleri gücü soyguna yolsuzluğa dönüştürmeye itince, başlarındaki kendi yöneticileri vasıtasıyla uyutulan farklı coğrafyalardaki kitleler yavaş yavaş yankı odalarından çıkmaya ve küresel vicdanı uyandırmaya başladı.
İşte bu özet, küresel düzenin küçük bir kesiti gibi. Her yerde aynı senaryo. Aktörler farklı olsa da olaylarda ton farkı var sadece. Algılar benzer, olgular da öyle.
Ancak gerçek, huyunu inkar etmedi ve "er ya da geç" denen o zaman gelince ortaya çıkıp gösterdi kendini.
Ve Allah'ın izniyle, mukadder sonlarına doğru hızla koşuyor tüm algıcılar. Çünkü artık nihai hedeflerini gerçekleştirebilmek için çok az vakitlerinin kaldığını, verilen koşulsuz desteklerin yitirilmeye başlandığını ve karşısındakilerin uyanıp güçlendiğinin farkında.
Bu da onları daha kontrolsüzce azgınlaşıp vahşileşmelerine ve çok daha bariz hatalar yapmalarına neden oluyor.
Sonuçta "nefret taassubu" da ömrünü bu hız çağındaki herşey gibi hızlıca doldurarak tarihin çöp kutusuna süpürülmek üzere.
Şimdi artık "hakikat"e ulaşma vakti.
Bunun için de millet olarak, bagajımıza doldurulan her türlü "taassup" dan kurtularak önce vicdanımızı sonra zihnimizi hafifletmek ve hedefe daha hızı koşmak zorundayız.
Tanzimat sonrası "devleti kurtarmak" ortak paydası ile başlayan ancak zamanla hedefe ulaşmak için izlenecek yol ve yöntem farklılıklarından dolayı "islamcı" ve "batıcı" şeklinde ikiye ayrılan yenilenme hareketi, özellikle II.Abdülhamid Han'ın devrilmesiyle birlikte daha da keskin bir mücadeleye bürünmüş ve Cumhuriyet ile beraber halka rağmen halk için düşünülen inkılâpları keskin ve âni bir şekilde, toplumun kanıksamasına zaman tanımadan zorla hayata geçirme tercihi ile de toplum, bu minvalde önce ayrışmaya sonra da kutuplaşmaya evrilmişti.
Yüzelli yıldır bu ayırım üzerinden şekillendirilmeye ve kontrol altında tutulup yönetilmeye çalışılan bu milletin yaşadığı her vahim olayın ve kırılma anlarının temelinde de bu anlamsız kutuplaşmanın güncel versiyonunun suistimal edilerek kaşınması yatmaktadır.
Çünkü içte birlik sağlandığında ne yapabileceği iyi bilinen bir milletiz. Yüzlerce yıl hüküm sürdüğü her yere adalet ve huzur götürürken de, güçsüzleşip yok edilme noktasına getirildiğinde Çanakkale Destanı'nı yazarken de, küllerinden doğduğu mili mücadeleyi kazanırken de, bağrındaki tüm farklı etnik unsurlarla bir ve beraber hareket ettiği için bunları başardığı bilinen bir milletiz.
Her türlü taasuptan ve dini, etnik, mezhebi, sosyal, ideolojik, kimlik ayrıştırıcılığından sıyrılarak "hakk'a ve hakikate" sarılmak gerek.
Her kesimin kendilerine dayatılan nefret objelerine karşı nefret taassubundan arınarak, akledip sorgulama (önce kendi asabiyetinden(1) başlayarak) melekesine yeniden sarılması ile gerçek anlamda hür ve özgür olabileceğini anladığı anda ancak toplum da gerçek anlamda hür ve özgür olabilir.
Vesselam.
(1) Asabiyet: kan bağına veya ortak çıkarlara dayalı bir gruba (kavim, kabile, millet) körü körüne bağlanmak ve haksız bile olsalar grubu diğer insanlara karşı savunmaktır.
(2) Ye’cûc ve Me’cûc kelimelerinin kökeni hakkında dilciler farklı görüşler ileri sürmüştür. Râgıb el-İsfahânî ile İbn Manzûr’a göre bu iki kelime Arapça’dır. Bunlara göre “hızlı hareket eden, etrafa yayılan; ateş gibi yakıp yok eden kimse veya topluluk” mânalarında mecazen kullanıldığı da belirtilir.
(3) Hadis-i Şerif: " (Müslim, İmâre, 57)
"Kavmiyetçilik (asabiyet) davası güden, asabiyet uğruna savaşan ve asabiyet duygusuyla ölen kimse bizden değildir.