Yoğunluğu hiç düşmeyen ancak konusu ve kahramanı sürekli ve hızlı bir şekilde değiş(tiril)en gündem dışında kalmak, ondan habersiz olmak kabul edilebilir bir hata değildir günümüzde. Zaten buna izin de verilmiyor.
Diyelim gündemi dayatmak için sizi taciz eden tüm iletişim kanallarının sizi yönetmesinden kurtulup siz onları yönetmeyi başardınız, ilk yüzyüze sosyal iletişimde ya da sanal iletişimde muhatabınız size hatırlatır "duydun mu?" sorusuyla ve farkında olmadığınızı hissettiren sessizliğiniz karşısında öyle bir bakar yüzünüze ya da imojiyle öyle bir vurur ki suratınıza, kendinizi bir asalak gibi hissedersiniz ve sorgulamaya başlarsınız insanlığınızı ya da topluma aidiyetinizi...
Oysa herkesin gündemi neden aynı olmalı ki?
Akşamları haber kanallarını takip ederim ya da etmeye çalışırım. Bazen öyle günler oluyor ki (daha doğrusu genellikle öyle)hepsinde aynı gündem konusu ve alanında uzman deve dişi gibi insanlar saatlerce tartışıyorlar bunu. Bazen kavgaya varan atışmalar ve rating yaptığı için onları bıyık altından gülümseyerek müdahale etmeden keyifle izleyen moderatörler.
Ama bir de öyle kanallar var ki dayatılan gündem yerine gerçek gündem olduğuna inandıkları popüler olmayan konular üzerine münazara halindeki alimler var orada. Farklı düşünseler de cedelleşme yok, "illa dediğimi kabul edeceksin, doğruluğunu teyit edeceksin" cehaleti ve kibri de yok. Aksine oturmuş fikirlerini ifade etmenin ve farklı düşünceleri duyup öğrenmeyi kazanç olarak gören tevazu sahibi insanların olduğu, izleyen dahil herkesin kazandığı ancak rayting fakiri programlar var bu kanallarda.
Çünkü alış(tırıl)mışız bağır çağır tartışmaya, heyecana ve illa bir tarafı tutmaya. E taraf tutunca da hep kazanan tarafta olmaya... Kaybedince de kendimize değil yanında yer alıp tuttuğumuza kızıp onu suçlamaya. Sütten çıkmış ak kaşıklar şehrinin insanları...
Dünyada bizim gibi gündelik siyasetin ve gündemin esiri başka bir toplum var mı bilmiyorum. Ama bizde, ister mahalle kahvehanesine gidin ister kaldırımda bir araya gelmiş birkaç esnafın sohbetine kulak verin isterse mola vermiş işçilerin konuştuklarına bakın ya hükümet yıkar yenisini kurarlar ya da tuttukları takımın antrenörüne taktik, futbolcuya futbol öğretirler. Ha bugünler de bir de en "âdil hâkim" onlardır.
Zaten belirlenen gündemler de genelde hep bunları besleyecek ya da körükleyecek konulardan seçilerek belirlenir ne hikmetse. Tesadüf işte!!
Bazen farklı bir konu atarsınız ortaya ve ısrarcı da olursunuz devam ettirmekte ancak bir süre dinledikten sonra sizin bıraktığınız yerden konuyu alır ve öyle ustalıkla en kısa sürede tekrar sizin kaçmak hatta onları kurtarmak istediğiniz sahte sanal gündeme getirir ki artık ondan sonra sizin sözü tekrar almanız mümkün değildir, coştukça coşar zafer sarhoşluğu içinde. Siz susarsınız...
Toplum apolitik olmakla politikada boğulmak ikilemi arasında sıkıştırılmış durumda. Yani yine ifrat ve tefrit... Peki nerede itidal?
İtidalin olduğu yerde ne manipülasyon ne spekülasyon olur ve ne de kışkırtma zemin bulabilir. O yüzden uzak tutulmaya çalışılır toplum, mutedil olmaktan.
Mutedil insan; düşünür, ölçer taratar ve öyle karar verir eğrisine doğrusuna ve nasıl davranacağına.
"Kalk gidelim" diyenin peşine takılmaz peşinen ya da her "hıyarım var" diyenin tuzluğu olmaz. Ama ne yürümekten korkar ve kaçınır ne de vazgeçer tuzlukla dolaşmaktan. Lakin yürüdüğünde doğru bildiğinin peşinde gider ve bir yaraya tuz basmak için taşır tuzluğu derde derman olsun diye, yoksa herkes yesin diye hıyara lezzet katması için değil.
Toplumu bu vahşi bir nehir gibi akıttıkları gündemde boğarken, onları güya bilgilendirmek ve farkındalık oluşturmak için yaptıklarını iddia etseler de, aslında gerçek manada bir cahilleştirme gayesi güdüyorlardır. Bunu kısmen de başarırlar.
Cahillik derken kastettiğimiz gerçek manası olan "hak ve hakikatten uzaklaşmak onu kabul etmemek"tir. Malum İslam öncesi devrin "cahiliye dönemi" diye adlandırılmasının nedeni de budur ve kelime aslen oradan gelir. Ebu Cehil'in cahiliye dönemindeki ismi "Ebu-l Hakem" di yani "bilgeliğin babası" demekti. Ancak Hakk'ı inkarda ısrar onu "cehaletin babası" yaptı.
Şimdi cahillik ve toplum bir arada zikredilince Farâbi'yi anmadan geçmek haksızlık olur. Bir düşünürden ziyade bir "akademi" olarak kabul edilen Farâbi, "EL-MEDİNETÜ’L FÂZILA" adlı eserinde cahil şehir halkını şöyle tanımlar (1):
"Câhil şehir öyle bir şehirdir ki, halkı, saadeti ne tanırlar ne düşünürler. Kendilerine öğretilse bile ne onu kabul ederler ne de ona inanırlar. Onlar ancak sıhhat, servet, şehvet, serâzâd (başıboş -TG) olmak, saygı ve itibar kazanmak gibi zevahire (dış görünüş - TG), hayatın gayesi nazariyle bakarlar. İşte bu şeylerin her biri cahil şehir halkınca birer saadet sayılır. Onların en büyük saadetleri de bütün bu şeylerin bir arada toplanmasıdır.
Onlara göre saadetin zıtları; bedbahtlık, hastalık, fakirlik, lezzetlerden mahrum olmak, istediklerini yapamamak ve itibarsız kalmaktadır.
Bu şehir bir sürü başka şehirlere ayrılır:
Zarurî şehir: bunun halkı yaşamak için yiyecekten, içecekten, giyecekten, evden ve kadından ancak zarurî olan mikdarla iktifa ederler ve bu şeyleri elde etmek için birbirlerine yardım ederler.
Değiştirici (beddâle) sarraf şehir: bunun halkı, ancak servet ve sâmanlarını (mal mülk, zengilik - TG) artırmağa çalışırlar. Topladıkları serveti başka uğurda kullanmayıp onu hayatın gayesi addederler. Dolayisiyle servetlerini durmadan kabartıp çoğaltmaya çalışırlar.
Bayağılık ve bedbahlık (sisset ve şikvet) şehri; bunun halkı, hayatın maddî zevklerine düşkündürler. Yemek, içmek, şehvet peşinde koşmak, tahayyüle dalmak gibi şeyleri, hele eğlenti ve şakayı, her bakımdan ve her şeyden üstün tutarlar.
Haysiyet (kerâmet) şehri; bunun halkı başka milletler arasında ün ve itibar kazanmak, övülmek, Saygı görmek, şan ve şöhretlerini artırmak için el ele verirler. Yabancılar arasında ve kendi aralarında büyük tanınmak isterler. Her ferd dilediği veya elinden geldiği kadar izzet ve ikram görmek ister.
Tagallüb şehri; bunun halkı başkalarını ezmeye fakat başkaları tarafından ezilmemeye çalışırlar. Bütün zevkleri zafer ve tagallüpten ibarettir.
Cimaî şehir; bunun halkı, serâzâd yaşamak gayesini güderler. Yalnız diledikleri gibi yaşar ve dilediklerini yaparlar.
Bu cahil şehirler umumiyetle mutlak olan krallarının istedikleri şekilde idare edilirler. Biz bu şehirlerin gayelerini cahiliye halkının arzu ve davranışlarına göre tasnif ettik."
Buraya kadar bahsedilen "cahil şehir halkı" idi. Ama başka şehirler de vardır Farâbi'ye göre:
"Fâsık şehir ise düşüncesi itibariyle fâzıl şehirden fark edilmez. Ulu ve aziz Allahı, seva’niyi, fa’âl aklı (2) ve fâzıl şehir halkının bildikleri, inandıkları her şeyi bilirler. Fakat işleri, cahil şehir halkının işleridir.
Değişmiş şehir ise, bunun halkı, eskiden fâzıl şehir halkı gibi düşünüp işlerken başka fikirlerin tesiriyle değişmiş ve başka türlü çalışmaya başlamışlardır.
Şaşkın şehir halkı ise, dünya hayatından sonra saadete kavuşacaklarını zannetmekle beraber ulu ve aziz Allah hakkında, sevânî (İkinciler) ve fa’âl akıl hakkında fâsid (bozuk - TG)fikirler güderler. Dürüst olmayan bu fikirlerin mutlaka temsil ve tahayyül eseri olmaları şart değildir. Ancak şehrin birinci reisi, kendisine vahiy nâzil olduğunu tevehhüm (vehmetmek, kuruntu yapmak - TG) edip bu uğurda yalan söylemekten ve aldatıp aldanmaktan çekinmez.
Bu şehirlerin kralları fâzıl şehir krallarının zıddı, reisleri de fâzıl şehir reislerinin zıddı sayılırlar; halkı da öyledirler."
Elbette ulaşılması gereken ideal şehir ise "Fâzıl Şehir" yani "Erdemliler Şehri"dir Farâbi'ye göre.
Ve Farabi demokrasiye getirdiği bir çok eleştiri yanında en çok; halkı erdemlilikle tanışıp hemhal olmamış bir şehire getirilecek demokrasinin, halkın manipüle edilerek yanlışın doğru olduğuna ikna edilip felakete sürüklenmesine neden olabileceği şerhini de düşer.
Ancak yine de "erdemliler şehri" (Medinet'ül Fâzıla) öncesi en uygun yöntem olarak kabul eder.
Erdemliler şehri'ni inşa etmenin de ancak halkın eğitilerek cehaletten erdemliliğe taşınması ile olacağını söyler.
Cahil şehir, fâsık şehir, değişmiş şehir, şaşkın şehir... Günümüz dünyasında, hepsinin aynı zaman diliminde ve aynı ülke sınırları içinde ve hatta tüm dünyada birlikte varolduğunu görmek ve söylemek hiç de şaşırtıcı olmasa gerek.
Oysa benim anladığım, bu erdemliler şehirinde insanlar, kendi gündemleri üzerine düşünür istişare eder ve üretirler. Dayatılan suni gündemlerin esiri olmaz ya da başkalarının gündemlerine dalarak kendi yapması gerekenlerden uzaklaşıp verimsizliğe evrilmezler. Bunun için de, hiç bir kimsenin ya da hiçbir kurumun itibarsızlaştırılmasına ve kendisinin ya da başkasının onların alternatifi gibi gösterilmesine izin vermezler ki dişlilerin hiç bir çarkı devre dışı kalmasın, sistemin işlemesine engel olmasın.
Aksadığını gördüğünde ise cesurca aksamaya başlayanları ikaz edip düzelmesi için destek olurlar, onları tahkir edip kırılmasını istemezler. Bilirler ki o kırıldığında kendi üzerine binecek yük de artar.
Bir ütopyaya dönen bu "Erdemliler Şehri"nin peşinde olanların ise "kısık sesler"den ibaret olduğunu görmek üzücü olsa da seslerinin yükselmeye başladığını söylemek de aşırı bir iyimserlik değil bana göre.
Sadece biraz cesaret ve biraz da Muhammedî üslup ve yönteme ihtiyacı var sanki.
Merhamet duygusunu kuşanmış, üsttenci olmayan aksine göz hizası bir iletişim, hoşgörülü ama hak ve hakikatten tavizsiz, selamı esirgemeyen, gülümsemeyi lütuf değil bir sadaka olarak kabul eden, sevgiyi çıkar için ticari bir araç olarak değil karşılıksız ve samimi bir duygu olarak gören, yardımlaşmayı teşvik eden, ötekileştirici değil kucaklayıcı bir yaklaşım ve bunların hepsini Allah rızası için yapmak gibi mesela...
Şeyh Edebali'ye atfedilen "iyiliğe iyilikle karşılık vermek HER kişinin, kötülüğe iyilikle karşılık vermekse ER kişinin harcıdır" sözüne Anadolu irfanı bir cümle daha eklemiş ve "iyiliğe kötülük de ŞER kişinin harcıdır" demiştir.
Sadece alimler, kanaat önderleri ya da yöneticiler değil "Emri bilmaruf ve nehyi anil münker"i farz olarak bilen ve kabul eden her müslüman giyebilmeli bu takva elbisesini. En azından denemeli gayret etmeli.
Erdemliler Şehri halkı, ancak yeni nesillerin erdemli birer insan olarak yetiştirilmesiyle mümkün olacağından, yeni neslin aileden başlayan ve okullarda devam eden bir seferberlikle inşası sağlanabilir.
Zira insanı inşa etmeden toplumu inşa edemezsiniz.
Evet yeni nesil farklı ve kırılgan bir nesil ama onlara kızmaya hakkımız yok... Unutmayalım ki onları bir ağaç kovuğunda bulmadık. Onlar, bizden öncekilerin eseri olan bizlerin eseri bir kuşağın nesli olacak,
Vesselam.
Fussilet Suresi, 34-35 Ayet Meali - DİB
34- İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş!
35- Bu sonuca ancak sabırlı olanlar ulaşabilir, yine buna ancak (erdemlerde) büyük pay sahibi olanlar ulaşabilir.
(1) EL-MEDÎNETÜ’L FÂZILA - FARÂBİ - MEB Yayınları - islam Klasikleri 15 - 2001 Baskısı
(2) Farâbi'ye göre varoluş hiyerarşisinde ilk sırada "Birinci" (Ulu Allah) yer alır; O'ndan taşan ilk varlıklara ise "Sevânî" (İkinciler) denir. Bunlar maddi cismi olmayan, saf akıl ve melek mertebesindeki varlıklardır. Cümledeki "fa'âl akıl" ise bu hiyerarşinin son basamağı olup insan aklını harekete geçiren ve bilgi veren kozmik akıldır.