"Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar,
"Medeniyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?"
Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda, "medeniyet" gibi, yaşadığımız toplumda her iyi ve güzel şeyin kaynağı olarak belletilen bir kavram ile her türlü kötülüğü yapabilen"canavar" kavramının nasıl olur da eş anlamlı olarak kullanılabildiğini düşünür ve çıkamazdım işin içinden.
Hani bu alâlâde bir şiirde ya da nesirde geçmiş olsa eser sahibi saçmalamış der geçerdim ama bu, devletin kurucu meclisinin, ayakta alkışlayarak oybirliğiyle kabul ettiği İstiklâl Marşı'mızın içinde geçen bir ifade olunca, yanlışı merhum Mehmet Akif'e değil kendi anlayışımın kıtlığına verirdim her defasında elbette.
Sonrasında da doğrusu zamanla zihnimin arka odalarına atılıp kalmış, hatırdan çıkmıştı.
Tâ ki bir gün, bu "medeniyet" denen şeyin "uygarlığa" evrilmesi falan derken beni kökenine inmeye kadar götürecek merakımın, araştırmaya dönmesine kadar.
Asr-ı saadet dönemine, Medine Vesikası olarak bilinen ve tarihte tespit edilebilen ilk yazılı anayasa olarak da kabul edilen ilk "İslâm Anayasası" nın ilan ve uygulamasına kadar gittim.
Mehmet Akif Aydın TDV İslâm Ansiklopedisi'nde "İslâmda Anayasa" adlı bölüm yazısında "Medine Anayasası" olarak da adlandırılan "Medine Vesikası" nı şöyle tanımlıyor: "Medine şehir devletini oluşturan toplulukları, bunların birbirleriyle ve yabancılarla olan münasebetlerini, bu toplulukların idarî ve adlî yapılarını, fertlerin sahip oldukları din ve vicdan hürriyetini belirli esaslara bağlayan bu metin, şekil açısından bugünkü anayasalardan hayli farklı da olsa maddî açıdan bir anayasa mahiyetindedir."
Eski adı “Zarar vermek, karıştırmak, kötülemek, başa kakmak, bozmak” gibi anlamlara gelen, "serb" kökünden türeyen ve şehrin ilk kurucusu olduğu kabul edilen kişinin de ismi olan "Yesrib" yerine, buraya hicret eden rahmet peygamberi Efendimiz (SAV) tarafından "Medine" olarak anılmaya başlanır. (1)
İbn Manzûr, “şehre gelmek, ikamet etmek, yerleşmek” gibi anlamlara gelen "müdûn" kökünden türediğini ve yeryüzünün yerleşmeye uygun ve kale yapılan her yerine "medine" adı verildiğini kaydeder (Lisânü’l-ʿArab, “mdn” md.) (1)
Yani aslında medeniyet, tıpkı isminin türediği Medine gibi, tek bir yere ait olmayan, bu şartların tesis edildiği her yeri kapsayan cihanşümul bir kavram.
Bunu öğrenince iş daha da çetrefilleşti haliyle. Efendimizin takdirine mazhar olan bir isimden türeyen "medeniyet" ve"canavar"...
Bu da mümkün değildi.
Tarihi ileriye doğru hızlıca sarınca "Medeniyet" e karşılık gelen farklı isimde ilk kavramın "umran" (2) olduğunu gördüm. İbn- Haldun'un "Mukaddime" adlı eserinde detaylarına girdiği ve "Umran İlmi" olarak tanımlayıp temelini attığı bu kavram, Medine Vesikası ile başlatılanları geliştirerek güncelliyordu. Yani bu kavram da İslâm coğrafyasından ve ikliminden neşet ediyordu..
1377 yılındaki bu eserle İbn-i Haldun'un, o dönemde Batı'da henüz var olmayan modern sosyolojinin ve tarih felsefesinin de ilk gerçekçi temelini oluşturduğu ifade edilir.
Üstad Cemil Meriç "Umran'dan Uygarlığa" adlı eserinde şöyle tarif eder:
"Ümran, bir kavmin yaptıklarının ve yarattıklarının bütünü, içtimaî ve dinî düzen, âdetler ve inançlar. Ümran, tarihi ve insanı bütün olarak ifade eden bir kelime. Avrupa'nın hiçbir zaman ve hiçbir kelimesiyle kucaklayamadığı bir bütün. Ümran, hem bedevîliği (göçebeliği) hem haderîliği (yerleşik şehir hayatı) kucaklar: kültür ve medeniyet."
Kendi dönemi ve sonrasındaki batı dünyasının ilim adamlarını derinden etkileyen sadece İbn-i Haldun değildir elbette.
13ncü YY Avrupa'sına damga vuran Farabi gibi İbn-i Rüşd gibi İbn-i Sina gibi İbn-i Haldun gibi, El Heysem gibi bir çok İslâm aliminin ve bilim adamının eserlerinden fazlasıyla etkilenen ve faydalanan Avrupa, aşağılık komplekslerini aşamadığı için bunların bir çoğunun ismini Latince isimlerle değiştirerek literatürüne öyle almıştır.
Örneğin; İbn Rüşd "Averroes", el-Heysem "Alhazen", Abdurrahman el-Sufi "Azophi" , ibn Yunus "Azerquiel" ve İbn-i Sina "Avicenna" şeklinde değiştirilmiştir.
Hatta Akinolu Thomas, açık ve net bir şekilde 503 kez İbn Rüşd’den alıntı yapınca "Averroist" (yani İbn Rüşdçü) olmakla suçlanmıştır. (3)
Ve neticede gelinen noktada 18nci YY da İngiliz ve Fransız düşünürler, kendi umran kavramı temellerini atmak istediklerinde yine iki dilde de şehir anlamına gelen kelimeden türetilen "Civilisation" kavramını Umran kavramının yerine kullanmaya başlarlar.
Ancak Avrupalılar, mücadele ettikleri ve her alandaki etkilerinden kurtulmak istedikleri "Kilise Dini" ne olan öfkeleri yüzünden olsa gerek, etkilendikleri tüm bu İslâmi eserlerin içeriğinin ayrılmaz parçaları olan "maddi ve manevi unsurlar" dan İslâmi esasları ayırarak tamamen maddi unsurlarını alıp, kendi kültürel ve inanç değerlerine göre yeniden düzenleyerek "Civilisation" dedikleri umranlarını öyle oluştururlar.
Sonrasında bizim yaşlı asil küheylanın, ölümsüzlük iksiri peşinde koşarken ayaklarına kadar gelen evlatlarına da bunu pazarlarlar. Malum ne de olsa pazarlanan artık cazibeli bir taze güzeldi.
Evlatlardan karşı çıkanlar olsa da bunu mal bulmuş mağribi gibi kabullenenler, alıp getirdiler kendi yurtlarına. Bir isim bulmaları gerekince de, kendi halkına kabul ettirebilmeleri için onların benimseyeceği bir isim olması gerektiğini düşünmüş olmalılar ki "madem onlar kendi dillerindeki şehire karşılık gelen isimden türeterek civilisation demişler biz de öyle yapalım" diyerek "medine"den hareketle "medeniyet" adını verdiler.
Ama batının yaptığı gibi bu kavramın içini kendi değerlerine göre yeniden düzenlemek yerine olduğu gibi aldılar. "Medine Vesikası" ile kurulan ilk İslâm Medeniyetinden habersiz, verdikleri ismin dayandığı mazisini tahkir ve tezyif edecek şekilde üstelik.
Üstad Cemil Meriç bunu şöyle hicveder aynı eserinde;
"Kaynaklarından kopan bir intelijansiyanın kaderi, bir mefhum hercümerci içinde boğulmak. Ümrandan habersizdik, medeniyete de ısınamadık."
Yani, Mehmet Akif'in "tek dişi kalmış canavar" dediği medeniyet bu medeniyet idi. Maneviyattan, İslâmi esaslarından koparılmış ucube bir umran olan "batı civilisationu" olarak pazarlanan gerçekten vahşi, zalim ve barbar bir "medeniyet"...!!!
Derken, Cumhuriyet'le birlikte devlet politikası ve hedefi olarak kabul edilen, batıyı işaret eden "muasır medeniyetler" seviyesine çıkma şiarının mimarları da, kökü itibariyle geçmişlerine dahil olsa da reddetikleri kültüre ait bu kelime yerine yeni bir isim bulunması gerektiğine karar verir.
1930 lardaki bu niyet, dönemin ruhuna uygun olarak Türk milliyetçiliğine hatta belki de kavmiyetçiliğine uygun bir ismi armağan eder onlara. "Uygarlık"
Bu da Türk tarihindeki ilk şehirleşmiş Türk kavmi olan "Uygurlar"dan mülhem türetilmiştir.
Üstad Cemil Meriç bunu da az önce paylaştığımız cümlesinin devamında şöyle betimler;
"İnsanlığın tekâmül (gelişim) vetiresini (süreç) ifade için kendimize lâyık bir kelime bulduk: uygarlık. Mâzisiz, musikisiz bir hilkat garibesi."
Ve şimdi köklere; hayatın her alanına şamil bir din olarak gönderilen ve insanların hem bu dünya hem de ahiretini imar edecek, güzelleştirecek esasları haiz İslâm'ın özüne dönmek ve bu güzel dini yeniden olması gerektiği yere, hayatımıza taşımak vaktidir belki de.
Önce kendi biricik hayatımızdan başlayarak elbette.
Millet olarak ondan uzaklaşmakla yaşadığımız fenalıkları anlamak için, 16ncı YY dan itibaren tarihi iyi ve doğru okumak yeterli olacaktır aslında.
Dünyanın yaşadıklarını da; "Civilisation" ile başlayan batı medeniyetinin (!) hüküm sürdüğü son üçyüz yıllık döneme bakmak yeterli. Biri, bittiğinde sömürgeciliğin kardeş kavgalarıyla bir başka aşamaya taşındığı, diğerinin de nükleer katliamla sonuçlandığı iki dünya savaşı ve soykırımlar, zulümler, iç savaşlar karmaşası içinde, bir üçüncüsü geldi gelecek denilerek sürekli diken üstünde tutulan bir dünya.
Elbette faydalı işlerinden de söz edilecektir; aydınlanmacı sekülerizm gibi, coğrafi keşfler ve sanayi devrimi gibi teknoloji devrimi gibi... Demokrasi ve insan hakları diyerek nara atarken, herşeyin aşikar yaşandığı günümüz teknolojisinde nasıl da inandırıcılıktan uzak, komik duruma düştüklerinin farkına varmadıkları bir kibir çukurunda debelenen batı, her yeni çıkış hamlesinde yeni bir açmaza düşer hale geldi.
Seküler ve materyalist bir temele oturtulan bu medeniyet; coğrafi keşiflerden "cebri sömürgecilik", sanayi devriminden ürettiği kapitalizmle de "gönüllü sömürgecilik" icat edip, dünyanın kendileri dışında kalan kısmının üzerine basarak ve kanını emerek yükseldi.
Aydınlanmacı sekülerizmin; İslâm'dan uzak düşmüş müslüman ülkeler dahil, dünya toplumlarını sürüklediği ahlâki yozlaşma, toplumsal çürüme ve çözülmeleri elan yaşıyoruz. Ve ne acı bir çelişkidir ki bunların tedavisi için hâlâ aynı zihniyetin ürünü ilimlerden medet umuyoruz.
Teknoloji devriminin de insanlığı nereye götürmek için kurgulandığı artık herkesçe malum iken neden hâlâ bu tek dişi kalmış canavar dünyaya çare olarak pazarlanmaya çalışılıyor?!.
Evet, onlar artık makyaj tutmayan buruşmuş yüzü ve gizleyemedikleri kem gözlerine rağmen hâlâ kendini taze güzel gibi görüyor ve göstermeye devam etmek istiyor olabilir ama dünyanın kalan kısmının gözündeki perde artık kalkmalı değil mi?
Onu (İslâm'ı) hayatın her alanına uyguladığımızda yeşeren güzellikleri görmek için 6. YY ile 16. YY arasındaki İslam Medeniyeti'ni (Asr-ı Saadet, Endülüs, Selçuklu, Osmanlı), dünya medeniyet tarihi anlatılırken alındığı parantezden kurtarmak gerek her şeyden önce.
Buna belki de; tıpkı kaçırıldıkları ülkelerden tekrar kendi yurtlarına kazandırılan tarihi eserler ya da "Turkey" yerine "Türkiye" nin kullanılmasını sağladığımız gibi, batı literatüründe isimleri değiştirilen ilim ve bilim adamlarımızın asli isimlerine döndürülerek kullanılmasını ve bunlara kendi maarif müfredatımızda da hak ettiği yerin verilmesini sağlamakla başlayabiliriz mesela.
Evet, güneş gibi medeniyet de doğudan doğar ve görüldüğü gibi batıdan da batar.
Gece uzun da sürse kısa da, ardından yeni bir güneş mutlaka doğar,
Vesselam.
(1) NEBİ BOZKURT, MUSTAFA SABRİ KÜÇÜKAŞCI, Medine Bölüm Yazısı, TDV İslâm Ansiklopedisi
(2) Felsefe ve düşünce tarihinde ümran (veya umran), kelime anlamı olarak bayındırlık, şenlendirme, imar etme ve gelişme demektir. Felsefe, sosyoloji ve tarih felsefesinde ise insan topluluklarının kurulması, medeniyetleşmesi, devletlerin doğuşu, yükselişi ve çöküşü gibi sosyal yasaları inceleyen temel bir kavramdır.
(3) Metin Demirci, İslâm'ın Rönesans Üzerindeki Etkileri, İLMAR