Küresel Vicdanın Uyanışı ve Biz
Artık onlar için deniz bitti demiştik en son. Öyleyse onların denizinin bittiği yerde bizim medeniyet ana karamız başlamalı.
Bulunduğumuz yüzyılda yaşananlara bakıldığında dünya, zamanın ruhunda yeni bir kırılmaya ve bir medeniyetin ihyasına gebe gibi görünüyor.
Tabii ki bunlar öyle birdenbire olmuyor, öncesinden gelen bir birikimle başlayıp olgunlaşıyor ve kendisini fark ederek bunu medeniyete dönüştürecek iradeyi bekliyor.
Bu zemin, bilgi ve teknoloji çağlarını takiben oluşan iletişim teknolojisindeki gelişmelerin getirdiği bilgi ve haberin yayılmasında sınırların ortadan kalkmasıyla hazırlanmaya başlamıştır. Bu teknolojiyi üretenler ise bunu, sadece kendileri ve kendileri için bilgiyi bir manipülasyon aracı hatta silah olarak kullanmayı düşünüyorlardı.
Bunu yaptılar da… İstedikleri coğrafyalarda ya sansür uygulayarak ya da obskürantist bir politikayla toplumları kendi siyasi (emperyal) ya da ticari (sömürge) çıkarları doğrultusunda yönlendirme yoluna gittiler.
Fakat kendi elleriyle ürettikleri bu teknoloji, gün geldi kendilerine karşı da kullanılır oldu.
(Belki de yapay zekâ konusundaki asıl korkuları ve geliştirilmesini sınırlandırmaya çalışmaları da bundan kaynaklıdır. Yani yapay zekanın da bir gün sadece kendi istediklerini değil tıpkı sınırsız iletişim teknolojisi gibi kendilerini de yok edecek bir silah haline dönmesi endişesidir. İfade ettikleri risk varsa da, ölüm korkusunu kullanarak kendileri dışındakilerin, bu alanda güç ve söz sahibi olmalarını engellemeye dönük bir gayret gibi görünüyor tüm bu çabalar. Nükleer silahlarda olduğu gibi)
Bu iletişim teknolojisindeki sınırsızlık ve özgürlüğün, kullanan ellere göre fayda veya zarar ürettiği konusunda herkes hemfikir.
Zararlı kısmı zaten biz istesek de istemesek de olacak bir şeydi çünkü üreten biz değil onlardı ve onlar zalimdi.
Bu yüzden ben fayda veren kısmına odaklanıyorum. Diğer kısmıyla devlet mücadelesini veriyor. Lakin bizim gibi son iki yüz elli – üç yüz yıldır zulmün reva görüldüğü toplumlar için bu sınırsız ve özgür iletişim, küresel vicdanda yer bulma fırsatını doğurmuştur.
Bu yüzden de artık vahşi batıda devletler ile halkları ilk defa kendi içlerindeki menfaat ya da taleplerden kaynaklanmayan bir konuda karşı karşıya geliyor: Zulüm, zalimler ve mazlumlar.
Artık küresel kamuoyunda, misal, “dünyanın öte ucunda bir pelikanın petrole bulanmasının Irak’ın Kuveyt’teki saldırılarından kaynaklandığı” gibi görsel yalanlar artık inandırıcı bulunmuyor. Liderlerinin akla ziyan açıklamaları da bir anlam ifade etmediği gibi, liderleri bile bu yalanları dillendirmekten korkar oldu.
Daha düne kadar, tüm dünya kamuoyunda İsrail kaynaklı iftiralarla oluşturulan nefret İslamofobi ‘ye dönüşerek almış başını giderken, bugün Amerikan kamuoyunda bile İsrail karşıtlığı zirve yapmış durumda.
Avrupa devletlerinde yöneticiler zulme ya sessiz ya da destekler bir halde olduğundan olsa gerek, halkları belirgin ve yüksek sesle tepkilerini dile getiriyor.
Yani küresel vicdan ayağa kalkıyor.
Bunun yanında İslam kamuoyunun sesinin çok çıkmaması onların vicdanının uyanmadığı anlamına gelmiyor, aksine oradaki tabanda daha büyük ve güçlü bir talep var, ancak; bir kısmı tepkisellikleri örselendiğinden, bir kısmı rejim sultasından bir kısmı da rehavetten batıdaki vicdan sahibi insanlar kadar ses çıkaramıyor. Sadece zamanını bekliyor diyelim.
Bizdeki kamuoyu tepkileri ise sınırlı ve cılız kalıyor ama ben bizdekini başka bir etkene bağlıyorum. Devletimiz ve hükümet, Filistin başta olmak üzere tüm mazlum halklara uygulanan zulme karşı durmayı bir devlet politikası haline getirip tüm uluslararası mecralarda ve yurtiçinde dile getirdiğinden, insanımız bunu yeterli görüyor sanki ve rehavete düşüyor.
Lakin, eğer devlet politikasına toplum sahip çıkmazsa o devletin politikalarını belirleyenlerin de eli zayıflar ve karşı sesleri susturmak için kendisini susmak ya da sesini kısmak zorunda hissedebilir.
Toplum, uygulanan politikalardan sadece karşı çıktıklarına tepki göstererek değil desteklediği politikalara sahip çıktığını göstererek de devlet yönetimine yön verir ve onun elini güçlendirir.
Evet… bana göre zamanın ruhundaki kırılma, küresel vicdanın uyanışıdır. Çünkü önümüzdeki zaman diliminde dünya, üçüncü bir alternatife imkân bırakmayacak şekilde ikiye ayrılacaktır: “Vicdanlılar ve vicdanı kararmışlar.”
Zira dediğimiz gibi artık sınırlar, şimdilik sadece fiziki dünyanın bir alameti farikası olarak kalacaktır. Vicdanlar ise mekân tanımaz bir özgürlük içinde hakikatin peşinde ve yanında olacaktır.
Bunun ihyasına sebebiyet verebileceği medeniyet de, İslâm Medeniyetidir. Çünkü zaten mevcut hâkim medeniyet olan vahşi batı medeniyeti hala bu kırılmayı okuyup, yakalayabilmiş değil. Yakalasalar da ihya edebilecekleri buna uygun bir medeniyetleri yok.
Onların medeniyeti sadece “maddi” cüzünü yeterli görüp “mana” kısmını yok saydığı için dünya, üretilen onca maddi eserlere rağmen bugünkü zulüm noktasına gelmiştir. İnsanların, Allah’ın hak kıldığı ve teşvik ettiği yeryüzünde özgürce dolaşma keyfiyetini pasaporta bağlayanlar da onlar.
Ama artık zemin hazırlanmış zamanın ruhundaki kırılma da vuku bulmuştur.
Öyleyse geriye kalan sadece, bir milenyum kadar önce yaşanan ihya hareketinin mimarları olan Melikşah Sultan, Nizamülmülk ve İmam Gazali’nin bu çağdaki izdüşümlerinin ortaya çıkmasıdır.
Fiziken değil; aynı ruh, aynı inanç ve aynı zihinsel ilkeleri yeniden hayata geçirerek ve öze dönerek, asr-ı saadetteki İslam Medeniyetini ayağa kaldırma iradesidir bu izdüşüm.
Ve devir bireysel kahramanlıklarla büyük değişimlerin ve zaferlerin kazanılabileceği devir de değildir artık.
Liderlik (Melikşah Sultan) önemli ancak, o dahil işin siyasi (Nizamülmülk) ve ilmi tarafı (İmam Gazali) Said Nursi’nin ifadesiyle bireyselliği aşmış “Şahs-ı Manevi (ortak bir manevi güç)” gerektiren, yani bireysel başarı veya tek başına liderlik gayreti yerine, inananların oluşturduğu ortak ruh ve kolektif bilinç ile verilecek mücadeleyle sonuca ulaşabilir.
Gelin görün ki onların dönemindeki durum ile şimdiki durum arasında önemli bir fark var. O dönemde İslâmî değerlere bağlı ve yirmi dört saat bunun gereklerine göre yaşama gayretinde bir toplum ile, buna ortam hazırlamayı kendine vazife edinmiş bir devlet vardı. Bunu bozmak için saldırı ve gayretler ise arızi idi. Ama günümüzde tam tersine, toplum laik-seküler hayata alıştırılmış olup mütedeyyin Müslümanlar bile adeta “Seküler Müslümanlık” denebilecek bir ikili hayat yaşamaktadır.
Diğer yandan, o dönem hâkim olan vahyin karşısında aklı doğru yerine konumlandırmak gereği ortaya çıkmışken bugün, kutsanan akıl ile adeta din haline getirilen bilim karşısında vahyi dillendirmek bile zorlaşmış ve bu defa vahyi doğru yerine konumlandırma zorunluluğu doğmuştur.
Yani şartlar ve konumlar yer değiştirmiş haliyle bugünün Melikşah’ları, Nizamülmülk’leri ve Gazali’leri için vazife daha da zorlaşmıştır.
Lakin ye’se düşmeye gerek yok. Zira buna dair umut veren çalışmaları birçok alanda görmek mümkün.
Bunu görmek için İmam Şafi’ye atfedilen sözdeki gibi “fitne zamanında doğru safı anlamak için, şer oklarının yöneldiği hedefe bakmak yeterli”.
Ve bugün artık bu oklar tek bir hedefe değil, bu anlamda meyve veren her ağaca yönelmiş durumda. Düşmanın hedeflerinin çoğalması aslında, “şahs-ı manevi” oluşması yönünde bir ilerleme olduğunu göstermesi bakımından oldukça önemli.
Bin yıl kadar önce İslam medeniyeti, mana kısmının ihyası ve maddi kısmının inşası ile nasıl tekemmüle erdirilmişse bugün her ikisinin birden ihyası ile İslam Medeniyeti yeniden alem-i cihanda hüküm sürebilir. Çünkü zamanın ruhundaki kırılma gerçekleşmiş ve Küresel Vicdan uyanmıştır.
Bu devrin Müslümanlarına düşen, bu defa bunu ıskalamamak ve yakalamaktır, Allah’ın izniyle.
Uyanan bu küresel vicdanlara aradıkları umut zamanında verilmezse eğer, zamanın ruhundaki bu kırılma, tıpkı bundan önceki kırılmada olduğu gibi yakalanamamış olur. Bu yüzden zamanın şartlarına uyup hızlı hareket edilmeli. Zira artık şartlar, öyle bin yıl hatta yüz yıl önceki gibi uzun süre hüküm süremiyor, neredeyse her an değişiyor ve mevcudu hükümsüz kılıyor.
Bundan iki yüz elli yıl önce başlayan yenilenme sürecinde yapılan yanlışlıklarla mücadelede, zamanın ruhunu anlamakla birlikte; ilmî enaniyet ve fakat esastaki birliğe rağmen detaydaki farklılıklara takılıp İslam’da ittihadı gerçekleştiremeyerek, kendi medeniyetinde ikinci ihya fırsatını kaçıran nesil gibi tefrikaya düşmemek esastır.
Ve bu devrin insanlarının buna ruhsatı yoktur
Vesselam