Birbirilerinin farkına vardılar da ondan mı, yoksa önceden varolan, işini kolaylaştırsın diye diğerini icat etti de ondan mı bilinmez ancak emperyalizm ve kapitalizm güç birliği ettiği andan itibaren dünya daha kötü bir döneme başladı. Çünkü eski vahşi emperyalizm zor kullanarak işgal edip yok ederken, bu işbirliği sonrası insanları gönüllü köleliğe razı ederek güzel güzel fark ettirmeden işgal etmeye başladılar.
Zira eski yöntemle elde edebilecekleri kaynaklar yetinemeyecekleri kadar azalmaya başlamıştı. Artık insanları köle gibi çalıştırıp; emeklerini ve emekleriyle üreterek kazandıklarını ellerinden almaları gerektiğine karar verdiler.
Bu ikilinin yaptığı sadece sömürü değildi. Batı, seküler düşünce sisteminin doğasındaki "insanların zaaflarından yararlanarak kendini yaşatmak ve büyütmek" içgüdüsü ile bu gönüllü köleliği oluştururken, devamını ve sürekliliğini de sağlamak gerektiğini biliyordu.
Bunun için yapmaları gereken, insanların bu köleliğin farkına varmalarının önüne geçmekti...
Öyle ya köleler bu oyunu fark ettiklerinde sistem çökebilirdi. En azından, gergef gibi ördükleri bu ağla, sistemi artık geri dönülemez bir noktaya taşıyıp kendi kendine çalışır hale getirinceye kadar bunu sağlamaları şarttı.
Yani onlar bu hedeflerine ulaşıncaya kadar, insanları başka bir şey düşünemez hale getirecek kadar oyalayacak oyuncaklar bulunmalıydı.
"Ama" dedi kapitalizm " oyalamak sana çok yarayacak da, bana da daha fazla kazandırmalı bu oyuncaklar" diye dikilince karşısına emperyalizmin, o da "kaygılanma sen" dedi. "Öyle şeyler üreteceğim ki senin bile aklın şaşacak. Garibanlar kazandıklarını düşünürken güle oynaya, aslında sana kazandıracaklar..."
" Ya senin kazancın ne olacak bundan?"
"Kontrol kimdeyse güç ondadır, ya da tersinden de bakabilirsin, farketmez benim için"
Ve yeni bir dünyanın kapıları açıldı o günden sonra.
Sanayi devrimi ile kendini hissettirmeye başlayan batı kapitalizmi önce kendi insanını sömürmekle başladı işe. Çalışma şartlarındaki insan tabiatını zorlayan ağırlıklar bir süre sonra başlayan hak arama gayretleri ve sendikalaşma ile bu devrin en azından batıda sona erdiğini gösteriyordu.
O andan itibaren kapitalizm, kazancından feragat(!) ederek işçisine verdiği hakları ve kazancı geri almanın yollarını aramaya başladı. Bir döngü kurması gerektiğine karar verdi.
"Çalışacak - kazanacak (kazandığını sanarak) - tekrar bana geri verecek sattığımı alarak (gönüllü ve zevk alarak) - tekrar ve daha çok çalışacak (fazlasını ve yenisini almak için)"
Döngü buydu ancak bu döngüyü başlatacak bir itici güç de gerekiyordu.
Onu da keşfetmişlerdi zaten. "Özendir - İhtiyaç hissettir - Zaruret haline getir"
Artık varlıklısı yoksulu herkes için kendi ekonomik gücüne göre gireceği bu döngüde zamanla, olmayan ekonomik gücünü de önceden harcayacak motivasyona ulaştırılacaktı sistemin gönüllü köleleri. Ki faizle sunacağı kredilerle sadece elindekini değil, geleceğini de ipotek altına almalıydı.
İşçilerin kazandıkları hakların belki de en önemlisi çalışmanın dışında kendilerine bırakılan boş zamandı. En çok mücadeleyi bunun için vermişlerdi, ücretlerdeki iyileştirmelerden de öte.
Öyleyse sistemin hedefi bu olmalıydı öncelikle.
Burada bir sorun vardı ama... Çünkü insanlar hala dindar sayılırdı ve pazar gününü tatil yaptırmalarının sebebi de buydu. Peki kilisedeki bu insanlara neyi nasıl tükettireceklerdi?!
Böylece başladı gayretler...
Sinema girdi dünyalarına batılı kölelerin ve de tatil. Böylece önce boş zamanlarını üstüne bir de para harcayarak geri vermekle başladılar insanlar, kapitalizmin baronlarına. Uzaklaştılar zamanla kiliseden.
Sonraları ise tatil kavramı, üzerine geliştirilen yeni yeni konseptlerle sınırları aştı ve ülkelerin bütçesinde zikredilecek kadar önemli devasa bir sektör haline geldi. Gözden kaçırıldı diğer yandan vardiği zararlar.
Ve izledikleri filmlerle yavaş yavaş özendirilmeye başlandıklarının farkına varmadılar yeni yeni alışkanlıklara, zevklere ve yaşam tarzlarına insanlar.
Sinema, sadece sinema olmayacaktı ondan sonra. Hayali karakterlere yüklenen anlamla doğan sanal hayranlığı, kendi reel hayatlarına taşımak istemeleri için o oyuncuların gösterişli hayatları da taşınmaya başladı yavaş yavaş insanların dünyasına, medya üzerinden.
Ve zihinlere fark ettirilmeden zerkedilmeye başlandı "nasıl bir insan ve vatandaş olmaları" gerektiği. Hatta hangi durumda ne tepki vermeleri gerektiği bile öğretildi insancıklara.
Artık test de edildiğine göre yaygınlaşabilirdi bu döngü. Tüm dünyaya ama yavaş yavaş, ürkütmeden ve fakat sevdirerek, özendirerek tabii ki...
Daha çok daha çok harcamalıydı köleler kendisine bahşedilen, kazandıklarını sandıkları paraları ki sistemin tükenmeyen hiç doymayan iştihası beslenebilsindi.
Emperyalizm ve kapitalizm bu gayri meşru ilişkilerinden bir çocuk dünyaya getirmeye karar verdiler. "Marka" dediler adına. Güzel olmasa da, büyütürken çekici etkileyici bir güzellik kazandırdılar sahte de olsa ona, makyajla estetikle ama istediklerini aldılar sonunda.
Şimdi bunu pazarlayacak bir de muhabbet tellalı gerekiyordu onlara. Aslında hazırlamışlardı yavaş yavaş bu görevine "Reklamlar" ı.
Artık oyunu küresel oynayabilirlerdi...
Bir taraftan özendirip kısa süre sonra ihtiyaç haline getirdikleri tüketim çılgınlığını öyle beslediler ki sonunda zaruret haline gelen, pazarladıkları ürün değil tüketim çılgınlığının ta kendisi olacaktı. İnsanlar, pardon gönüllü köleler; tüketmek için değil satın alıp para harcamak için dağıtacaklardı varlıklarını ve zamanlarını hovardaca.
Bu da yetmiyordu emperyalizme. Evet kapitalizm kazanıyordu ve kendisine alan da açıyordu ama zorlanıyordu yine de bazı insanları köleleştirmede ve zihinlerini sadece kendi istedikleriyle meşgul etmede.
Ya da zaten çok daha öncesinden işin başında biliyorlardı bunu ve zamanı gelince yeşertmek üzere tohumlarını ekip dondurmuşlardı. İşte o vakit gelmişti artık.
Modayı sürdüler mesela piyasaya, sırasını bekleyen binlercesi içinden. Kadınları oyalamanın bundan daha iyisi olamazdı zira. Güzel görünme zaafiyetlerini sadece kıyafetle geçiştiremezlerdi, makyaj ve estetik de sürülmeliydi meydana zamanı geldiğinde. Ve hatta yavaş yavaş giysilerin altındaki mahremiyeti de paylaşmalıydı kadınlar ve sadece özelinde olanlar değil herkes görmeliydi güzelliğini !! Bunu ayrı bir ihtiyaç haline getirdiler hazretler ve zamanla zaruret.
Ayrıca, ancak o zaman açığa çıkarılıp teşhir edilen bedenler üzerinden de yeni yeni kazanç kapısı açabilirlerdi kendilerine.
Dahası erkeklere daha kolay sirayet edebilirlerdi böylece tüm bunlar üzerinden hareketle.
Ama erkekler için daha etkili şeyler bulunmalıydı. Erkek vahşi ve ilkeldi onlara göre her durumda. Bağırıp çağırmalı yeri geldiğinde kavga edebilecek fırsatı vermeliydi kendisine oyuncağı.
Spor denen güya insan bedeni için sağlıklı olan beden eğitimini kendileri için yararlı hale getirecek hale dönüştürmeliydiler. Sadece kendi kendine yapılır halde kalmamalıydı bu gizli hazine.
Boks ile yüklendiler batının en ucunda ve oradan yaymaya çalıştılar. Ama diğer yanında batının, yani avrupasında, futbol denen bir şey vardı ve çılgınlık için en büyük potansiyele sahipti bu oyun(cak). Tuttular elinden kaldırdılar onu ayağa. Vakti gelmişti zira.
Hem sadece arenalarda pardon stadyumlarda izlenemeyecek kadar çok olmalıydı hayranları, bu potansiyele sahipti çünkü.
Televizyon denen sihirli kutu zaten yeterince yaygınlaşıyordu artık. Boşuna mı yatırım yaptılar ona bunca zaman...
Hem sadece zamanlarını ve zihinlerini meşgul etmekle kalmayacak, paralarını da alacaklardı ceplerinden; bilet parası, çerez parası derken. Ama dahası medeniyet diye icat ettikleri şey vahşi de olsa, yine de ellerinden almıştı kadim zevkleri köle ticaretini ama hep akıllarının bir köşesinde kalmıştı bu. Bunu da yeniden verebilirdi kendilerine bu keyifli oyun(cak).
Lisans dediler transfer dediler ve sonunda yine, yeni modern köleleri gönüllülük esasına göre alıp satabilecekleri bir sistemi de kurdular. Transfer piyasası (köle pazarı)...
Basketbolu eklediler, araba yarışlarını eklediler, eklediler de eklediler yeter ki insanlar sadece onların verdiği oyuncaklarla ilgilensinler, DÜŞÜNMESİNLER....
Ancak öyle olursa dünyayı diledikleri gibi yönetip yönlendirebileceklerdi ve sömürürken de kimse itiraz etmeyecek aksine itiraz eden birkaç düşünen insan çıkarsa da kendilerinden önce bu uyuşturulmuş, bağımlı hale getirilmiş gönüllü köleler itiraz edecekti onlar adına.
"Oyuncağıma dokunma" diye döküleceklerdi meydanlara.
İnanç, önlerindeki en büyük engeldi bu oyunu kurgulayanlar için, küresele yayınca oyunu bir de müslümanlar vardı köleleştirilecek. Zamanlarını doldurmada bu oyuncaklarla meşgul ederek önceliği ibadetten alıp buraya yönlendirme konusunda çok uğraştılar ancak onlar için yeni mabedler inşa ettiler.Bu da bir ibadet gibiydi onlar için artık.
Yeni, varlığı kendinden menkul tanrıcıklar da yaratmaya başladılar çok geçmeden. "İkon" diye başladılar isimlendirmeye yeni silahları müzik dünyasındaki kuklalarına mesela. Özendirmenin en etkili gücü oldu zamanla özellikle gençleri. Üstünü başını parçalayacak hale gelmeliydi zihni ve kalbi önce boşaltılıp sonra kendi sundukları zehirle doldurdukları gençler bu ikonları gördüğünde ve müziğin "tanrı(ça)sı" kabul etmeliydiler ürettikleri bu "zavallı" krallar ve kraliçeleri.
Bitmiş değil ne yazık ki bu oyuncaklarla haşır neşir oluşlarımız, oyun sahasını çevreleyen betondan duvarları "mabed" diye adlandırmalarımız ve orada geçirirken zamanı Allah'ı unutup ibadetten vazgeçişlerimiz. Hatta o sahte mabedlerde olmamız da gerekmiyor bunun için, önümüze kendi istedikleri herşeyi anında getirebildikleri sihirli (zehirli) kutudan izlerken de unutur hale geldik gerçek ve tek ilah olan Allah'a ibadetimizi ya da erteler olduk, bu yeni mabedimizdeki oyuncağımızla zaman geçirmeye verdik, önceliği. Orada verilen devre arasına sıkışırdı zaar namazın en uzunu yatsı bile...
Düşünemez olduk, tefekkür etmek ne demek zaten bilemez olduk çoğumuz. Bize söylenenle yetinir hale gelmedik sadece, onları mutlaklaştırdık da zamanla.
Oyuncaklarımızı çok sever olduk onlarla oynarken ve seyrederken ama oynanan oyunu göremez olduk.
Biz de seküler kalıplarla düşünür olduk çünkü, maalesef. Para getirsin yeter noktasındayız bazı konularda. Üzülerek izledim bakanı, araya giren canlı yayın konuşmasında bu sabah. Türk dizilerinin ulaştığı cironun büyüklüğünden ve tanıtıma katkısından dem vuruyordu gururla. Belli ki sayın bakan sadece bakanlığının "turizm" tarafından bakarak söylüyordu bunları.
Bakın, nasıl da gergef gibi örerek bağlamışlar ucunu bu ağda birbirine iyiyle kötünün. Bağlanmışsan bir yerden bırakımıyorsun fark etsen de kötüyü, bıraksan kaçıyor çünkü öbür taraftan konforunu bağladığın ipin ucu ve böylece çalışıyor artık kendi kendine sistem.
Şu geçti o an aklımdan, eğer orada olsaydım bakanın yüzüne karşı söylemek için: "Bir de bakanlığınızın "kültür" tarafından baksanız? Gönül coğrafyamız bilerek ulaşmaya ve gönülleri yeniden fethetmeye çalışırken gece gündüz oralarda, o insanlar eğer bu dizilerden tanısa bizi, gönüllerine koyar mı bir daha acaba yoksa gönül mü koyar ve tutar mı artık orada? Değer mi üç kuruşa?"
Bir eliyle yaptığını diğer eliyle bozmak değil de nedir bu Allah aşkına? Değer mi beş kuruşa?
O tertemiz yüreklerde sebep olacağımız ifsadın vebali, değer mi üç-beş kuruşa?
Amerikadaki Somalili bir taksici mesela, binenlerin Türk olduğunu anlayınca yine de "Müslümanların kralı" der mi bu ülkenin Reis-i Cumhur'u için bir daha.
Ben bilemedim...
Bilenler söylesin,
Vesselam.
Hads-i Şerif: Ebû Hüreyre’den naklen, (Tirmizî)
“Mâlâyânîyi (faydasız söz ve lüzumsuz işleri) terk etmesi, kişinin iyi Müslüman oluşundandır.”
İbn Abbâs (r.a.) dan naklen, Buhari:
“İki nimet vardır ki insanların çoğu onları değerlendirme hususunda aldanmıştır: Sağlık ve boş vakit.”