Küçüklüğümde başladı bendeki bu yol ve yolculuk sevdası.
Okul tatillerinde annemin köyüne giderdik. Bazen tren bazen de otobüsle.
En keyifli anları, pencerelerinden dışarıyı seyretmekti benim için bu yolculukların. Bazen yol kenarındaki çocuk çobanların, trendekilere mi yoksa trene mi salladığı belli olmayan elinden çok o anki yüz ifadesine ve gülüşüne takılır, onların hayatına dair hayaller kurar, kendi zihin dünyamda tanımaya, tanımlamaya çalışırdım.
Eğer güzel bir yerden tutturmuşsam da, dakikalar boyunca adeta onun hayatını yaşardım hayal dünyamda.
Geceye denk geldiğinde de değişmezdi bu sevdam.
Bu defa uzakta yanan bir evin ışığından girerdim içerisine. Düşünürdüm o evde o an ne yaşanıyor diye.
Belki bir akşam yemeğinde, ortaya konmuş sini etrafında oturmuş, gaz lambasının sarı solgun ışığında mutlu bir aile, belki de bir yaşlı adam ya da kadın, hasta yatağında öylece yatıyor.
Başında onu seven ve haline üzülen evlatları, torunları...
O dönemler henüz köylerde elektrik pek yoktu. Yeni yeni gelmeye başlamıştı. Biz de şehire göçerken ve sonrasındaki bu ziyaretlerimizin büyük bir kısmında, köyümüzde elektrik yoktu mesela.
Orada bizi bekleyen güzelliklerden midir yoksa şehirde de sürekli ve uzun elektrik kesintileri olduğundan, gaz lambaları henüz nostaljik aksesuar olmamış aksine hala hayatımızın içinde kullanılan bir ışık kaynağı olarak varlığını sürdürdürdüğünden midir bimiyorum ama giderken elektriksiz bir yere gitiğimizi bilsek de bu bizim için sorun olmazdı hiç.
Aksine sabırsızlanırdık bir an önce varmak için.
Yazı ayrı kışı ayrı güzeldi.
Yaz akşamlarında, meydanda oyunlar ve sohbetler, kışında ise ya köy odasında büyüklerin oyunlarını temaşa ile ya da evin bir odasında aynı oyunları oynamaya çalışarak geçen özel tatil günleriydi köydeki günler.
Gündüzlerinde yazın, alabildiğince hür ve özgür uçsuz bucaksız ovalar ve tarlalarda, hayatın bizim için var olduğunu hissederdik. Ya çalkafelek(1) tarlalarından kopardığımız birer kelleden çitlediğimiz çekirdeklerin lezzeti ya da düven üstünde en orijinalinden atlı karınca keyfi.
Kışında da, yaşadığımız şehirde bilinmeyen "kar" denilen bir güzelliğin sunduğu sayısız oyun imkanları. Adeta kış olimpiyatları mertebesinde iddialıydı her biri.
Özlediğimiz dayı çocukları, teyze çocuklarıyla ve gide gele edindiğimiz arkadaşlarla giderilen özlemler ve sohbetler.
Ama ben, köye vardığımızda yaşanacak tüm o güzelliklere rağmen en çok o yolculuğu özler ve onu severdim yine de.
Belki oradaki günler de bir yolculuktu benim için, onu yaşarken... O an'ın yolculuğu.
Hülasa ben, yol insanıydım hep.
Menzil hep aklımın bir köşesinde olsa da oraya varmak olmazdı gündemimde. Ben yolun keyfini çıkarmak onu değerlendirmek derdindeydim.
Hayatın kendisi gibiydi belki de yol ve yolculuk benim için. Zamanın, gerçekliğini insanın yüzüne vurarak kıymetini hatırlattığındandı belki de yoculuğa verdiğim bu değer.
Gözlerime değip geçen hiç bir an'ın resminin, tekrarı olmayacağını bilirdim ve hafızamda tutardım içlerinden seçtiklerimi yol boyunca, hatta bazen aylarca ve yıllarca.
Elbette menzilsiz gayesiz çıkılmaz yola ki yolculuğa istikameti veren, onu anlamlı kılan, keyfini ve konforunu belirleyen de odur.
Lakin, fıtraten insanın yolculuktan sorumlu olduğunu, menzilin nerede ve nasıl karşımıza çıkacağının takdirinin Yaradan'a ait olduğunu bildiğimdendir Allahualem, menzilden çok yolculuğa sevdalanışım.
İnanan bir insan ve mümin gibi yaşama gayretinde bir kul olarak, teslimiyetin özgürlüğünde, ömür yolculuğunun hakkını verip tadını çıkarmak daha fazla keyif vermeli değil mi biz insanlara?!
Menzil kaygısıyla bu yolda olmak, yolculuğu da keyifsiz kılıyor sanki. Oysa yolculuğumuzdan emin oldukta, menzil için teslimiyetteki inanç değil mi bu yolculuğa keyif katan?
Önce yolculuğumuzdan emin olmak, sonrasında menzil için teslimiyet.
Tevekkül olmalı hülasa bu yolculukta.
Hızla giden trenin penceresinden dışarıya bakarken geçip giden manzaranın da, el sallayan insanların da tekrarının olmadığı gibi, bu ömür yolculuğundaki hiç bir an'ın da tekrarı yok.
Lakin, gününü gün etmek de değil pervasızca, an'ı yaşamak.
Zaman! Yaşıyorken bu dünyayı, diyerek “an bu an”
Yaklaştırıyor oysa bizleri, öteye "an be an"
Keyfini çıkarırken dünya hayatının içine dalmamalı yine de insan. Şehrimizde yaşamış bir anadolu arifi çiftçinin dediği gibi "parayı kazancen ama kalbine gatmeycen, cebine gatcen, cebine" anlayışında olmalı insan, ama hayatı öyle göremedik...
"Tûl-i emel’e (2)daldık dünya malını çoğalttık
Zaman daralıyorken biz, hiç bitmeyecek sandık.
Oysa evveli ezel sonrası da ebed idi,
Doğumla başladı ve ölümle bitecek sandık"
Kıymetini bilerek değerini vermektir zamana, an'ı yaşamak. Aldanmamalı bugüne kadar her sabah gözümüzü açmış olduğumuza...
".....
Uyanmadık hiçbir güne
“O gün bugündür belki” diye…
Alıştık sonra gelmeyince,
Unuttuk
Hiç gelmeyecek sandık
Ve biz
Aldandık."
Oysa nasıl uyarıyor Allah (cc) Fâtır Suresi 5nci ayetinde mealen bizi: "Ey insanlar! Allah'ın vaadi gerçektir; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok aldatıcı olan Şeytan da sizi Allah ile aldatmasın."
Aldananlardan olmamak duası ve temennisiyle
Vesselam...
1. Çalkafelek: Çarkıfelek de denen ayçiçeğinin çocukluğumuzdaki yerel söylenişi
2. Tul-i emel: İnsanın hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanması ve bitmek bilmeyen uzun arzular beslemesi