“Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber...
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?..”
— Necip Fazıl Kısakürek
Bugün kırkıncı gün...
Değerli bir ilim insanını kaybedeli kırk gün olmuş, zaman ne çabuk akıp gidiyor.
Bugün, onun sohbetlerinde bulunmuş, birlikte çalışmış ve öğrencisi olmuş insanlardan bir kısmı bir terasta yeniden toplandı. Gelenek olmuş; vefat edenlerin ardından yemek verilir, dualar edilir.
Sevenleri de bugün onu anıyor, ruhuna dualar gönderiyor.
Hepimiz fanîyiz. İnsanlığın bütün halleri bizlerde de olduğuna göre, bir gün mutlaka ölümle karşılaşacağız. Bunu biliriz ama çoğu zaman hayatın telaşı içinde unuturuz.
Gençlik bir anda gelip geçiyor. İnsan, hayatın uzun süreceğini sanıyor. Oysa zamanın nasıl geçtiğini anlamadan yıllar geride kalıyor. Esasen kendimizi de ömür boyu süren bir aşkla sevmemiz, kendimize ihtimam göstermemiz gerekiyor.
Ama hayatın içinde bunu ne kadar kolay ihmal ediyoruz. Başkaları için koşarken, sorumluluklarımızı yerine getirirken, kendimize ayıracağımız zamanı erteliyoruz. Hocam da kendisinden çok başkalarına zaman ayıran insanlardandı.
Kendi kalbiyle ve şekeriyle ilgili sorunlarını biliyordu. Fakat kendisine göstermesi gereken özeni zaman zaman ihmal etti. Sonra bir gün ondan şu sözleri duyduk:
“Dualarınızı eksik etmeyin. Bir süre yokum, inşallah iyileşip döneceğim.”
Anladık, üzüldük, dualar ettik. Fakat ağır bir ameliyatın ardından uyanıp dönemedi... İnsanın içine en çok oturan da bu.
Bir insanın iyileşip geri döneceğine inanarak çıktığı yolculuğun son yolculuğu olması...
Bu söz, üç günlük dünyayı ve hayatın bize ait bir garanti olmadığını hatırlatmalı. Çünkü yarın için yaptığımız hiçbir planın yarına ulaşacağının garantisi yok.
Aslında hepimizin ölümden haberi var. Fakat ölüm, hep başkalarının kapısını çalacakmış gibi yaşıyoruz. Ta ki en yakınımızın başını patiska kefene sarılı hâlde ellerimizin arasından toprağa bıraktığımız ana kadar...
O zaman anlıyoruz:
Giden gitti. Geride kalanlar boşluğa düşüyor. Ağlıyor, dövünüyor, düşünüyor, keşke'lerle baş başa kalıyor. Ama artık nedamet de, yalvarıp yakarmak da nafile. Çünkü bazı şeylerin telafisi yok. Bazı sözler söylenmeden kalıyor. Bazı vedalar sonradan anlaşılıyor.
Hayat geri dönmüyor.
Üstad Necip Fazıl'ın ifadesiyle, ölüm belki de “toprağın altındaki saklambaç.” Ne olduğunu tam bilemediğimiz, fakat hepimizin bir gün içine gireceği o büyük bilinmezlik... Belki ölüm geldiğinde bütün korkular da bitecek.
Hilmi Hoca, bilgisiyle, emeğiyle ve insanlara faydalı olma gayretiyle hatırlanacak. Onun sohbetlerinde bulunanlar, birlikte çalışanlar ve öğrencileri, kendisinden kalanları kendi hayatlarında taşımaya devam edecek.
Belki bir insan için bundan daha değerli bir miras yoktur:
İnsanların gönlünde güzel bir iz bırakmak.
Anımsarım... Fosfordan daha parlak, uzun ve ince parmakları vardı. Şimdi o eller yok.
Fakat o ellerle yazdıkları eserler, söyledikleri ve öğrettikleri yaşamaya devam ediyor. Bazı insanlar ölmemek için ölür. Belki de insanın gerçek ömrü, bedeni toprağa düştükten sonra başlar.
Bir gün kapı hepimiz için aralanacak. Ve belki o kapıdan bir melek girecek. Seveceğiz, üzüleceğiz, çalışacağız, yorulacağız, birbirimizi kıracağız, birbirimizi affedeceğiz. O ana kadar hayat devam edecek.
Sonra bir gün, her şey bitecek.
O melek, bize de gelecek.
Bugün onun ardından dua ederken aslında kendimizi de hatırlıyoruz. Misafirliğimizi... Ertelenmiş sözlerimizi...
Sevdiklerimize ayırmadığımız zamanları, onları üzdüğümüz anları düşünüyoruz… Kimi zaman farkında olmadan, sevdiklerimizi ölüme doğru biraz da biz mi uğurluyoruz?
Sonra dönüp kendimize bakınca, bize verilmiş hayatın gerçekte ne kadar kısa olduğunu anlıyoruz.
Rabbim Hilmi Hoca’yı rahmetiyle kuşatsın.
İlmini ve iyiliklerini sadaka-i cariyesi eylesin.
Mekânı cennet, ruhu şad olsun.
Bize de hayatımızın kıymetini zamanında anlayabilmeyi, ötelere şimdiden hazırlıklı olmayı nasip etsin.
Ali Akça
aliakca2009@hotmail.com