"Hiçbir şeyin önemi yok şu hayatta;
sağlık olsun, bir de gönül dolusu huzur, gerisi yalan dünya."
— Cahit Zarifoğlu
İnsan, kendisine sunulan hayatın nimetleriyle huzura ulaşmaya çalışır. Oysa hayat her zaman hesaplandığı gibi gitmez. İnsan, sahip olduklarını paylaşmayı başaramadıkça, kendi kurduğu dünyanın içinde giderek yalnızlaşır.
Çünkü başkalarının hayatında bir iz bırakmayan bir ömür, ne kadar parlak görünürse görünsün, zamanla eksik bir anlatıya dönüşür. Vermenin ve paylaşmanın verdiği huzurun yerini hiçbir şey doldurmaz. Hayatı diri tutan, bazen hesapsızca verebilmektir. Adaletin, şefkatin ve insanlar arasındaki görünmeyen bağların zayıfladığı yerde, geriye yalnızca kalabalıklar kalır.
Yaşamak, yalnızca hayatta kalmak ya da kendi konfor alanımıza sığınmak değildir. Geriye dönüp baktığımızda, önceki nesillerin mutlu olmak için ne kadar az şeye ihtiyaç duyduklarını görürüz. Başlarını sokacak mütevazı bir ev, sofralarında biraz yiyecek ve alın teriyle kazandıkları kısıtlı bir gelir onlara yetiyordu. Ürettiklerini tüketiyor, akşam olduğunda ise huzurla başlarını yastığa koyuyorlardı.
Bugün elimizin altında dünyalar var. Daha hızlı, daha kolay ve daha konforlu bir hayatın içindeyiz. Ama ne hikmetse aradığımız o derin huzur bir türlü kapımızı çalmıyor. Akıllı cihazların, devasa ekranların ve robotların arasında sürüklenirken, hayatın en basit güzelliklerini gözden kaçırıyoruz. Bir akşamüstü yürüyüşe çıkan insanın gözleri çoğu zaman gökyüzünün ve çevresinin güzelliğinde değil, elindeki ekranın üzerindedir. Hayatı yaşamak yerine, ekranların içinden seyredip tüketiyoruz.
Tarih boyunca yönetimler, sistemler ve rejimler değişti. Büyük savaşlar yaşandı, ağır bedeller ödendi. Bilim ve teknoloji insan hayatını daha kolay hâle getirdi. Buna rağmen insanın temel arayışı değişmedi: Daha huzurlu, daha güvenli ve daha adil bir hayat.
Bugün dünyanın farklı yerlerinde insanlar hâlâ açlık, savaş ve yoksullukla mücadele ederken, teknolojik ilerleme insanlığın bütün sorunlarını çözmeye yetmiyor. İnsanoğlu dünyayı küçülten iletişim araçları geliştirdi; fakat birbirine yaklaşmanın, birbirini anlamanın ve paylaşmanın yolunu aynı ölçüde bulamadı.
Giderek dürüstlüğün, doğruluğun ve samimiyetin geri plana itildiği bir algı dünyasına sıkışıyoruz. İnsan adeta telefonun içine düşmüş durumda. Yanı başında oturan eşinin, dostunun gözlerinin içine bakmayı unutan; birbirine bağlı olduğu hâlde kendisini yalnız hisseden bir kalabalığa dönüşüyoruz.
Oysa insanın asıl ihtiyacı, paranın veya gücün değil, adaletin ve insan haysiyetinin merkeze alındığı bir hayat iklimidir:
-
Kimsenin ötekileştirilmediği, herkesin umutla doğabildiği bir dünya…
-
İnsanın hileyle değil, alın teri ve emeğiyle hayatını kurabildiği adil bir zemin…
-
Yöneticilerin kitlelere hükmetmek için değil, insana hürmetle hizmet ettiği bir düzen…
Belki de insanlığın asıl sınavı, sahip olduğu imkânların büyüklüğünde değil, bu imkânları nasıl kullandığında saklıdır. Teknoloji ilerlerken insanın vicdanı geriliyorsa, sahip olduğumuz bütün konforun bir anlamı kalmaz. Çünkü hayatı değerli kılan, yalnızca neye sahip olduğumuz değil, sahip olduklarımızla nasıl bir dünya kurduğumuzdur.
İnsanlık, kendi gelişimini adalet, şefkat, dürüstlük ve insan haysiyeti gibi kadim değerlerle yeniden buluşturduğu gün, hayatın gerçek anlamını da yeniden kavrayacaktır.
Ve bir gün kendimize şu soruyu sorduğumuzda:
"İçinde yaşadığım bu dünya gerçekten daha iyi bir yer oldu mu?"
Gönül rahatlığıyla vereceğimiz cevap, ferah bir “Evet!” olacaktır.
Dostlukla…
Ali Akça
aliakca2009@hotmail.com