Güneşli bir gökyüzünün altında başlayan huzurlu günlerde yola çıkmanın keyfini, ancak gezginliğin ve keşfetmenin büyüsüne kapılanlar bilir. Işıklar yumuşayıp dünya sararırken ormanlar kehribar bir renge bürünür; asmalarda olgunlaşan üzümler kızıla döner. Eylül, kimselere haber vermeden çoktan yola çıkmıştır bile.
Günler ilerledikçe ılık bir hüzünle solgunlaşan güneş; uzaklardaki ovaları, dağları ve gökyüzünü bambaşka bir ışıkla doldurur. Berrak yaz sabahlarının yerini mırıldanan serin esintiler, ilk tatlı ürpertiler alır. Şehir hayatının koşturmacası insanları geri çağırırken, kimi çiçekler susar, kimileri toprağa karışır. Telgraf tellerinde kırlangıçlar belirir; kuşlar katar katar bilinmez uzaklara süzülür. İnsan ruhu da tıpkı doğa gibi bu iklimde yıkanır, arınır ve kendini yeniden bulur.
Eylül ve Nisan, senenin en zarif iki gizli kardeşidir. Gezgin ruhlar, mevsim sonbahar koksa bile Nisan’ın o taze gençliğini Eylül’ün olgunluğunda yaşarlar. Cahit Zarifoğlu’nun dediği gibi: “Bir ölüm vefalı, bir de sonbahar…” İnce bir hüznün, tatlı telaşların, vedaların ve yeni merhabaların kapısıdır bu ay.
Edip Cansever “Eylüldü” şiirinde, “Dedim ya… Eylüldü, Savruluşu bundandı yalnızlığımın” der. Oysa Eylül bir savruluş değil; insanın gürültüden uzaklaşıp kendi içine, kendi gizemli yolculuğuna koyulmasıdır.
Dünya aydınlık sabahlarını yavaş yavaş yitirirken, dünyevi telaşları geride bırakıp yollara düşmek ruhu tazeler. Yollar, şehir kalabalığında kaybolan insanın en nihayetinde kendine dönüşüdür. Zamanı hiçbir güç durduramaz; ancak insan doğru mekânlarda zamanda yolculuk yaparak mutluluğu çoğaltabilir.
İşte bu Eylül yolculuklarından biri, insanı Babadağ’ın heybetli eteklerine, doğallığını hiç kaybetmemiş gizemli bir köye doğru çeker: Faralya.
Ölüdeniz’in kalabalığını geride bırakıp dağ yoluna saptığınızda, macera dolu sekiz kilometrelik kıvrımlı bir patika başlar. Bir tarafınızda dimdik kayalıklar, diğer tarafınızda turkuazın en derin tonları... Görkemli taş evleri ve sessiz sokaklarıyla yeşillikler içinde saklanmış bu yer, adeta zamanın durduğu, dinginliğin zirveye ulaştığı gizli bir sığınaktır. Kelebekler Vadisi’nin muhteşem manzarasına karşı gün batımını izlerken, doğanın sunduğu masalsı atmosfer sizi tamamen ele geçirir.
İki buçuk gün boyunca Faralya’nın tüm girintilerini çıkıntılarını, saklı kalmış köşelerini inceleyerek bulduğum o özel yer; köyün hemen girişinde sizi karşılayan Montenegro Motel’dir. Bahçesindeki zeytin, limon, mandalina ve nar ağaçları arasında gezindiğinizde; defne, melisa ve zakkum kokuları ciğerlerinize dolarken buranın sıradan bir konaklama yeri değil, ruhu olan sıcacık bir aile yuvası olduğunu anlarsınız.
Bu saklı mekânda geçirdiğiniz her an, sanki bir romanın en huzurlu sayfalarını okumak gibidir. Kahvaltısının hafifliği ve zarafeti, akşam yemeklerinde mutfaktan yükselen doyumsuz kokuların habercisidir. Mutfakta bir virtüöz hüneriyle çalışan Elvan Hanım, serviste bir atom karınca misali güler yüzüyle koşturan Nur Hanım, gençlik enerjileriyle ortama neşe katan Doğukan ve Kağan... Mutfaktan çıkan her tabağı anılarda kalacak birer şiire dönüştürürler. Tüm bu ahengi bir orkestra şefi titizliğiyle yöneten ve her misafiriyle tek tek ilgilenen Bayram Bey ise bu dost canlısı hikâyenin baş mimarıdır.
Faralya’nın el değmemiş plajlarında turkuaz sulara gömülerek geçen saatler, Likya Yolu’nun tarihi patikalarındaki yürüyüşler ve ardından gelen derin, huzurlu bir uyku... Güneş huzmelerinin denize altın tozu gibi serpildiği bu kıyılardan ayrılanların, ertesi yıl neden dostlarını da yanlarına alarak geri döndüklerini anlamak hiç de zor değil.
Zamanı durduramıyoruz belki; ama Eylül’ün o büyülü ışığında, Babadağ’ın kucağında zamanın yavaşlamasına izin verebiliyoruz.
Babadağ eteğinde Faralya Köyü,
Montenegro Motel, yine, yeniden...
Suyu ve havasındadır tüm büyü,
Burada huzur bulur ruh ve beden...
Dostlukla…
Ali Akça
aliakca2009@hotmail.com